Aile dramı

Yitirilen Gölge

8 dakikalık okuma · 1377 kelime

Can’ın hayatı, mimari bir çizim gibiydi; kusursuz oranlarda, öngörülebilir ve her detayı titizlikle planlanmış. Sabahları yedi buçukta kalkar, karısı Elif’le kısa bir kahvaltı yapar, küçük Defne’yi okula bırakır ve şehrin kalbindeki ofisine giderdi. Akşamları ise eve dönüş yolu, her moloz yığınının, her sıkışık trafiğin bir sonraki günün tekrarına hazırlık sinyali gibiydi. Yirmi yıldır aynı düzen, aynı ritim… Bir zamanlar bu düzen ona güvenlik ve huzur verirken, şimdi yorgun bir tekrarın gölgesinde soluyordu.

Bir Salı sabahı, ofiste yeni bir proje için toplantıdaydılar. Şehrin hızla büyüyen bir semtinde yükselecek olan “ArtGarden Residence” projesiydi bu. Konsept, modern mimariyi doğal unsurlarla birleştirmek ve yaşam alanlarını bir sanat galerisine dönüştürmekti. Bu yüzden dış cephe ve iç mekan tasarımlarında çağdaş sanat eserleriyle iş birliği yapacaklardı. Can, projenin baş mimarı olarak sunumu dinlerken, toplantı odasına sessizce giren kadına takıldı gözleri. Uzun boylu, dalgalı kestane saçları dağınıkça toplanmış, üzerinde bol kesim, pastel tonlarda bir keten elbise vardı. Gözleri, denizin derinlikleri gibi, hem huzurlu hem de tedirgindi. Adı Derin’di, projenin sanat danışmanı olarak gelmişti.

İlk toplantıları resmi ve mesafeli geçti. Derin, eser seçimi ve yerleşimi konusunda oldukça bilgiliydi, ama aynı zamanda sessiz ve içine kapanıktı. Can, onun bu halini önce soğukluk sandı, sonra fark etti ki bu daha çok bir gözlemcilik haliydi; sanki her şeyi süzgeçten geçiriyor, ruhunun derinliklerinde tartıyordu. Proje ilerledikçe, çalışma saatleri uzadı, kahve molaları daha sık hale geldi. Can, kendisini Derin’in yanında hiç olmadığı kadar rahat hissederken buldu. Elif’le konuşamadığı mimari akımlar, sanatsal detaylar, hatta hayatın anlamsızlığı üzerine Derin’le saatlerce sohbet edebiliyordu. Derin, onun bitmek bilmeyen projelerini, kariyerindeki çıkmazları, hayatındaki sessiz monotonluğu anlayan tek kişi gibiydi. Bakışlarında bir sorgulama değil, bir anlayış vardı.

Bir akşam, geç saate kadar çalışmışlardı. Şantiyeden yeni dönmüşler, çizimleri inceliyorlardı. Ofis boşalmıştı, sadece ikisi kalmıştı. İstanbul’un kış akşamlarının o garip nemli ve keskin havası pencerelerden sızıyordu.
“Bugün de bitti,” dedi Can, sandalyeye yorgun bir şekilde yaslanırken. “Bu proje beni aşırı yoruyor.”
Derin, elindeki kalemi nazikçe masaya bırakıp ona döndü. “Ama gözlerinizdeki ışıltıyı görebiliyorum, Can Bey. Yorgunluk bir yana, bu projeye kalbinizi verdiğiniz belli.”
Can, bu kadar doğrudan bir gözlemin onu nasıl da şaşırttığını fark etti. Elif bile, yıllarca evli kaldığı karısı, onu bu detayla hiç yakalamamıştı. “Sanırım öyle,” diye mırıldandı, sesi beklenmedik bir yumuşaklığa bürünmüştü. “İnsan bir şeylere inanmak istiyor, değil mi? Yaptığı işe, yaşadığı hayata…”
Derin hafifçe gülümsedi. “Herkesin bir yitik gölgesi vardır, Can Bey. Bazen onu yaptığımız işlerde ararız, bazen de hiç beklemediğimiz yerlerde buluruz.”
O gece, Can eve dönerken, Derin’in sözleri zihnine kazınmıştı. Yitik gölge… O gölge neydi? Elif’le paylaştığı hayatı mıydı, yoksa yıllardır susturduğu kendi arzuları mı?

Sonraki haftalar, bir labirente dönüşmeye başladı. Can, sabahları ofise gitmek için can atıyor, akşamları ise eve dönmek için bir bahane arıyordu. Elif, bu değişimleri fark etmeye başlamıştı. “Can, yine mi geç geleceksin? Defne seni özlüyor,” ya da “Bu aralar çok dalgınsın, bir sorun mu var iş yerinde?” gibi sorularla karşılaşıyordu. Can ise geçiştiriyordu, “Proje çok yoğun Elif, biliyorsun,” diyerek. Yalanlar, bir örümcek ağı gibi sarıyordu onu.

Bir Cuma akşamı, ArtGarden için açılış öncesi özel bir sergi vardı. Derin’in seçtiği sanat eserleri, Can’ın tasarladığı mekanlarda hayat buluyordu. Can, takım elbisesi içinde, gururlu ama tedirgin bir ev sahibi gibiydi. Elif, yanındaydı, neşeli ve sosyalleşmeye hevesliydi. Ama Can’ın gözleri hep Derin’i arıyordu. Derin, kalabalığın içinde, gri bir elbisesiyle bir hayalet gibi süzülüyordu. Bakışları Can’ınkilere değdiğinde, aralarındaki görünmez bağın gerilimi hissettirdi kendini. Bir an için, tüm salonun onlara baktığını sandı.

Sergi bittikten sonra, Elif birkaç arkadaşıyla sohbete dalmışken, Can Derin’i takip etti. Sergi salonunun arka kapısından dışarı çıkmıştı. Şehrin gürültüsü, sessizliğe bürünmüş bir bahçede kayboluyordu.
“Derin,” diye seslendi Can, sesi kısık çıkmıştı.
Derin arkasını döndü. Yüzü ay ışığında soluk duruyordu. “Can Bey.”
“Çok güzel bir sergi oldu,” dedi Can, başka ne söyleyeceğini bilemiyordu.
“Sizin mekanlarınız olmasaydı bu kadar anlamlı olmazdı,” diye fısıldadı Derin.
Bir an duraksadılar, kelimeler boğazlarında düğümlenmişti. Sonra Can, istemsizce Derin’e bir adım attı. “Ben… ben kendimi hiç bu kadar anlaşılmış hissetmedim,” dedi. “Seninle konuşurken, sanki içimdeki o yitik gölge canlanıyor gibi.”
Derin’in gözleri doldu. “Biliyorum Can Bey. Ben de… ben de öyle hissediyorum.”
Sözleri bitmeden, Can onu kendine çekmiş, dudaklarını onun dudaklarına bastırmıştı. O öpücük, yılların birikmiş suskunluğunu, bastırılmış arzuları, kayıp hayalleri barındırıyordu. Acı bir tatlılık, yasak bir lezzet… Geri çekildiklerinde, nefes nefese kalmışlardı. Gözlerinde korku, şaşkınlık ve tarifsiz bir özlem vardı.
“Benim evli bir adam olduğumu biliyorsun, Derin,” diye fısıldadı Can.
Derin’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. “Biliyorum. Ama kalbim sana engel olamıyor. Biliyor musun, ben de bu şehirde bir gölge gibi yaşıyorum. Herkesin neşesi, kalabalığı içinde yalnızım. Ve sen…”
Elif’in sesi bahçeye yayıldı. “Can! Neredesin? Gidelim artık!”
İkisinin de yüzü bembeyaz oldu. Can, Derin’in elini sıkıca tuttu, sonra bırakmak zorunda kaldı. “Gitmem gerekiyor,” dedi, sesi titriyordu. Derin’in gözlerinde hüzünlü bir elveda vardı.

Sonraki haftalar bir işkenceye dönüştü. Can ve Derin, ofiste kaçamak bakışlarla, e-postalarla, bazen de öğle yemeklerinde herkesten uzak bir köşede, gizlice buluşuyorlardı. Her buluşma, Can’ın kalbindeki ikiliği daha da keskinleştiriyordu. Evde Elif’in yüzüne bakarken hissettiği suçluluk, Derin’in yanında hissettiği huzurla çarpışıyordu. Elif, Can’ın soğukluğunu, uzaklığını görmezden gelmeye çalışsa da, aralarındaki buz duvarı her geçen gün daha da yükseliyordu. Tartışmaları sıklaşmış, küçük Defne bile babasının durgunluğunu fark etmişti.

Bir akşam, Defne uyuduktan sonra, Elif salonda Can’ı bekledi. Gözleri yaşlıydı. “Can, ne oluyor bize? Eskiden böyle değildik. Aramızda bir şeyler var, hissediyorum.”
Can, koltuğa çöktü, yorgun argın. Ne söyleyeceğini bilemiyordu. Gerçeği söylemek, tüm dünyasını paramparça etmekti. “Elif, sadece çok yorgunum. Projeler beni bitiriyor.”
Elif ona inanmadı. “Hayır, bu sadece yorgunluk değil. Gözlerin, bakışların değişti. Benimle değilsin. Zihnin başka bir yerde.”
Can, boğazında bir yumruyla, “Lütfen, Elif. Konuşmayalım şimdi. Çok uykum var,” dedi ve ayağa kalktı.
Elif’in sesi arkasından hançer gibi saplandı. “Beni aldatıyor musun, Can?”
Can dondu kaldı. Dönüp Elif’in acıyla kıvrılmış yüzüne baktı. Kalbinde bir şeyler koptu. “Asla,” dedi, sesi zorlukla çıktı. Ama yalanın zehri çoktan damarlarına yayılmıştı.

Ertesi gün, Can ofise gitmedi. Saatlerce evde, boş bir şekilde tavana bakarak yattı. Ne yapacaktı? Elif’i bırakıp Derin’e gitmek mi? Defne’yi bırakmak mı? Yıllardır ilmek ilmek ördüğü hayatını yıpratmak mı? Yoksa Derin’den vazgeçip, içindeki o canlanan gölgeyi tekrar susturmak mı? Bu, onu bir ömür boyu daha büyük bir boşluğa mahkum etmek demekti.

Telefonu çaldı. Derin’di. “Can Bey, iyi misiniz? Neden gelmediniz işe?” Sesi endişeliydi.
Can, sesi titreyerek, “Ben… ben iyi değilim Derin. Buraya gelmen gerekiyor. Konuşmamız lazım,” dedi.
Yarım saat sonra Derin kapıdaydı. Can kapıyı açtığında, onun gözlerindeki endişe ve sevgiyi gördü. Derin içeri girdi, Can onu sıkıca sarıldı. “Yapamıyorum Derin. Bu yükü taşıyamıyorum.”
Derin onu okşadı. “Biliyorum. Ben de. Ama sensiz bir gün daha yaşamak istemiyorum Can. Bizim için bir şansımız yok mu?”
Can’ın kalbi ikiye bölünüyordu. Derin’in yüzüne baktı, sonra Defne’nin odasına doğru yöneldi gözleri. Onun masum uykusu, Can’ın vicdanına bir ok gibi saplandı.
“Biz yanlış yapıyoruz Derin,” dedi Can, sesinde tarifsiz bir acı vardı. “Bizimle birlikte başkalarını da yakacağız. Ben bunu göze alamam. Defne’ye bunu yapamam. Elif’e… Elif’e de yapamam.”
Derin’in yüzündeki umut ışığı söndü. Gözleri yavaşça doldu. “Yani… yani bu bir elveda mı?”
Can, başını salladı. Gözlerinden yaşlar boşandı. “Beni affet Derin. Keşke… keşke başka bir hayatımız olsaydı.”
Derin, Can’ın yanağını okşadı. “Herkesin bir yitik gölgesi var Can. Ve seninkini buldun, sonra da onu bir kez daha kaybetti. Kim bilir, belki de hep böyle olur. Belki de bazı gölgelerin güneşle buluşmaması gerekir.”
Çantasını aldı, kapıya doğru yürüdü. Can, onu durdurmaya çalışmadı. Derin kapıyı açtı, son bir kez Can’a baktı, sonra çıktı. Kapının kapanma sesi, Can’ın ruhunda yankılanan son bir ağıt gibiydi.

Haftalar, aylar geçti. Can, işine geri döndü. Elif’le ilişkilerini onarmaya çalıştı. Defne’ye daha fazla zaman ayırdı. Dışarıdan bakıldığında, Can’ın hayatı tekrar eski kusursuz çizimlerine dönmüştü. Ama Can, o çizimlerin sadece bir kopyasıydı artık. İçindeki o “yitik gölge”, bir kez canlanıp sonra tekrar derinlere gömülmüştü. Derin’in izleri her yerdeydi; ArtGarden projesindeki her sanat eserinde, şehrin her köşesinde, hatta Can’ın en sessiz anlarında bile.

Bir gün, Defne’yi okuldan alırken, Can küçük bir galerinin önünden geçti. Vitrinde Derin’in imzası taşıyan bir tablo duruyordu. Soyut, koyu renklerin içinde parlayan bir ışık… Tablonun adı “Elveda Gölge” idi. Can, tabloya uzun uzun baktı. O tablonun derinliklerinde, kendi ruhunun yansımasını gördü. Vazgeçtiği aşkın acısı, seçtiği sorumluluğun ağırlığı, ve içinde bir daha asla kapanmayacak olan o boşluk… Can, cebinden telefonunu çıkardı, bir mesaj yazmaya başladı, sonra sildi. O, artık yitik bir gölgeydi ve o gölge, hiçbir zaman güneşe kavuşamayacaktı. Defne’nin “Baba, gidelim mi?” sesiyle irkildi. Elini uzattı, küçük kızının elini tuttu. Sırtını tabloya dönerek, hayatının kusursuz ama eksik çizimine doğru ilerledi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top