Aile Dramı

Geçmişin Kırık Aynası

8 dakikalık okuma · 1124 kelime

Yirmi yıl geçmişti, ama zaman, o günün soğuk ve karanlık izini Elif’in ruhundan silmeye yetmemişti. Sanki dünmüş gibi, her sabah uyandığında ilk aklına gelen, o tozlu, kanlı, çığlıklarla dolu enkaz kokusu ve kucağından kayıp giden küçük bedenin hissiydi. Gözlerini açar açmaz, yatağın boş yanına uzanan eli, yirmi yıl önce oracıkta bıraktığı boşluğa bir kez daha çarpardı. Kahvaltıda, elindeki çayı karıştırırken, Defne’nin minik parmaklarının bardağa uzanıp uzanmadığını hayal ederdi. Defne, onun ilk ve tek göz ağrısıydı; hayatının biricik anlamı.

Elif, yirmi yıl önce henüz yirmi yaşındaydı. Gencecik, hayat dolu, ancak biraz da saftı. Evliliği, aşk dolu bir başlangıca rağmen hızla zehirli bir yola sapmış, kısa sürede şiddet ve yalnızlıkla dolmuştu. Kocası Selim’in alkol bağımlılığı ve kıskançlık krizleri, Elif’i genç yaşta bir kâbusun içine hapsetmişti. Hamileliği, bu kâbusun ortasında yeşeren tek umut ışığı olmuştu. Defne doğduğunda, küçük kızının yüzüne bakarken, dünyayı değiştirebileceğine inanmıştı Elif. Ancak kader, onun için farklı bir plan çizmişti.

O gece, tüm ülkeyi yasa boğan büyük deprem vurduğunda, Elif ve Defne, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katındaydı. Selim, yine alkollü bir şekilde eve gelmemişti. İlk sarsıntı başladığında, Elif’in tek düşündüğü, beş aylık bebeği Defne’yi korumaktı. Onu kucağına almış, yatağın altına girmeye çalışırken, bina büyük bir gürültüyle çökmeye başlamıştı. Koridorlar, duvarlar, tavan… Her şey bir anda bir toz bulutuna ve enkaz yığınına dönüşmüştü.

Elif, kendini bilinci bulanık bir halde bulduğunda, üzerine düşen bir dolabın altında sıkışmıştı. Vücudunun her yeri sızlıyordu ama asıl acı, kucağının boş olduğunu fark ettiğinde gelmişti. Defne! Küçük Defne’si yoktu. Etrafındaki toz bulutu, çığlıklar, yardım feryatları… Aradı, bağırdı, sesini duyurmaya çalıştı. Ama kimse yoktu. Günler sonra enkazdan çıkarıldığında, hastanede bir süre tedavi görmüş, ardından soluğu kayıp bürolarında, morglarda, yetimhanelerde almıştı. Her yere baktı, her kapıyı çaldı. Ama Defne’den hiçbir iz yoktu. Enkaz bölgesinde çalışan ekipler, küçük bir ceset bulamadıklarını söylemişlerdi, bu Elif’e bir umut kıvılcımı vermişti. Belki biri onu bulmuş, kurtarmıştı. Belki yaşıyordu…

Yıllar, bu umut ve acı arasında gidip gelerek akıp gitmişti. Selim, depremde ölmüştü. Elif, kendisi için yeni bir hayat kurmaya çalışmıştı. Hukuk okumuş, avukat olmuştu. Özellikle kayıp vakalarıyla ilgilenen bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü çalışıyor, başkalarının kayıplarını bulmalarına yardım etmeye çalışırken, kendi kayıp parçasını bulma umudunu da diri tutuyordu. Hayatında birileri olmuştu, ama hiçbiri, kalbindeki Defne boşluğunu dolduramamıştı. Evlenmemişti, anne olamamıştı bir daha. Her gece, Defne’nin yüzünü hatırlamak için gözlerini kapar, ancak zamanın acımasızlığıyla yüz hatları bulanıklaşan o minik yüze bir türlü tam olarak ulaşamazdı.

Şimdi kırk yaşındaydı Elif. Saçlarına aralar ak düşmüştü. Gözlerinin altındaki çizgiler, uykusuz gecelerin ve bitmek bilmeyen arayışların hikayesini fısıldıyordu. Bir öğleden sonra, çalıştığı STK’nın düzenlediği bir seminerde, sunum yapan genç bir kadına takıldı gözleri. Adı Derya’ydı. Sosyal psikoloji okumuş, tezini “Afet Sonrası Kayıp Kimlikler” üzerine yazmıştı. Genç kadın, pırıl pırıl gözleriyle sahnede kendinden emin bir şekilde konuşuyordu. Elif’in dikkatini çeken sadece onun zekası ve enerjisi değildi. Derya’nın yüzünde, Elif’e tanıdık gelen, açıklayamadığı bir ifade vardı. Bir hareket, bir bakış… Sanki bir anlığına, yirmi yıl önceki küçük Defne’nin ruhu o genç kadının gözlerinde belirip kaybolmuştu.

Seminer bitiminde Elif, içindeki tarif edilemez dürtüye engel olamayarak Derya’nın yanına gitti. “Çok etkileyici bir sunumdu, Derya Hanım,” dedi samimi bir gülümsemeyle. “Özellikle kayıp kimlikler üzerine yaptığınız çalışmalar takdire şayan.”

Derya da sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Teşekkür ederim Elif Hanım. Bu konu benim için özel bir anlam taşıyor. Biliyorsunuz, ben de evlat edinilmiş biriyim ve küçük yaşlarımdan beri kendi köklerimi merak ediyorum.”

Elif’in kalbi bir an durdu. “Öyle mi? Hikayeniz nedir, sakıncası yoksa?”

Derya, biraz duraksadı. “Çok kısa bir hikaye aslında. Beni yetiştiren ailem çok iyi insanlardı, anne ve babam gibiydiler hep. Ama biliyorum ki, beni bir deprem sonrası yetimhaneden almışlar. Tam olarak hangi şehir, hangi yıl olduğunu bilmiyorum. Kayıtlarım çok net değilmiş. Belki de bu yüzden bu konuya bu kadar takılıyorum.”

Elif’in beyni uğuldadı. Deprem… Yetimhane… “Hangi depremden bahsediyorsunuz, Derya Hanım?” diye sordu, sesi beklemediği kadar titrek çıkmıştı.

“1999 depremiymiş. İstanbul’un kuzeyinde, küçük bir kasabada. Beni oradaki bir yetimhaneye bırakmışlar sanırım, sonra İstanbul’a gelmişim.”

Elif’in nefesi kesildi. Kuzey… Deprem… 1999… Bu, Defne’nin kaybolduğu kasabaydı! Dudakları hafifçe aralandı. “Doğum tarihiniz?” diye sordu, umut ve korku arasında gidip gelen bir ses tonuyla.

“1999, Mart ayının başı,” diye cevapladı Derya. “Neden sordunuz, bir sorun mu var Elif Hanım?”

Elif, Derya’nın sorusunu duymuyordu bile. Mart başı… Defne, 1999 Mart’ının üçüncü gününde doğmuştu. Gözleri Derya’nın sol bileğine takıldı. Dirseğe yakın bir yerde, küçük, hilal şeklinde bir doğum lekesi vardı. Aynı leke, Defne’nin bileğinde de vardı. Elif, bebekliğinde Defne’nin o lekeyi nasıl merakla incelediğini hatırladı.

“Derya…” diye mırıldandı Elif, sesi neredeyse fısıltı halindeydi. “Sizin… Sizin gerçek adınız Defne olabilir mi?”

Derya’nın yüzündeki gülümse dondu. Kaşlarını çattı. “Defne mi? Hayır, adım Derya. Hiç kimse bana bu adı söylemedi.”

Elif, titreyen elleriyle, Derya’nın kolunu tuttu. “Bileğinizdeki o leke… Bende de vardı. Ve benim kızım… Depremde kaybolan kızım… Defne… Aynı tarihte doğmuştu. Aynı kasabada kaybolmuştu…” Elif’in gözleri dolmaya başlamıştı.

Derya, Elif’in yüzündeki çaresizliğe, umuda ve acıya baktı. Gözlerinde yansıyan o derin hüzün, genç kadının içinde de bir şeyleri tetiklemişti. Çocukluğundan beri peşini bırakmayan bir boşluk hissi, şimdi bir anda somut bir ihtimal olarak beliriyordu. “Bu… Bu imkânsız,” diye mırıldandı.

“İmkânsız değil,” dedi Elif, gözyaşları yanaklarından süzülürken. “Ben yirmi yıldır seni arıyorum, Defne’m. Her yerde, her an…”

Derya’nın aklına, yıllardır sakladığı, yıpranmış küçük bir fotoğraf geldi. Çocukken yetimhaneden ayrılırken bir görevlinin ona verdiğini söylediği, çok küçük bir kız çocuğunun annesiyle çekilmiş, arkası yırtık pırtık bir fotoğraf. Fotoğraftaki kadın, Elif’e çok benziyordu. Ve o küçük kızın bileğinde de aynı leke vardı. “Bende bir fotoğraf var,” dedi Derya, sesi kısılmıştı. “Belki… Belki bir anlamı vardır.”

Birkaç gün sonra, DNA testinin sonucu ellerindeydi. Elif, zarfı titreyen parmaklarıyla açtı. “Anne-Kız Olma Olasılığı: %99.99.” Rakamlar, soğuk ve bilimseldi, ama Elif için dünyanın en sıcak, en anlamlı sözcükleriydi. Gözlerinden yaşlar boşandı. Bu kez acının değil, tarifi imkânsız bir mucizenin ve kavuşmanın gözyaşlarıydı.

Derya da Elif’in yanında duruyordu. Kâğıdı okuduğunda, o da şaşkınlıkla karışık bir duygu seline kapılmıştı. Yirmi yıldır peşini bırakmayan o boşluk, şimdi bir anda dolmaya başlamıştı. Yabancı bir kadın olarak tanıdığı Elif, aslında yirmi yıldır özlemini çektiği, hayalini kurduğu annesiydi.

İki kadın birbirlerine sarıldılar. Sanki yirmi yıllık bir zaman dilimi, o sarılmayla kapanmıştı. Kayıp geçen her yıl, şimdi yeniden bulunmuş bir hazine gibiydi. Derya’nın gözlerinden de yaşlar akıyordu. “Anne…” diye fısıldadı ilk kez, bu kelimeyi dilinden dökerken boğazı düğümlenmişti.

Elif, kızının saçlarını okşadı, yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Defne’m… Benim güzel Defne’m…”

Bu kavuşma, sadece iki kişinin değil, yirmi yıllık bir acının da sona ermesi demekti. Ancak, aradaki yirmi yılın boşluğunu doldurmak kolay olmayacaktı. Birlikte kaybedilen doğum günleri, mezuniyetler, ilk aşklar, küçük kavgalar… Tüm bunlar, artık sadece anlatılan hikayelerden ibaret olacaktı. Ama şimdi önlerinde, yeni bir başlangıç vardı. Yirmi yıl süren kayıp, yerini yirmi yılın üzerinde inşa edilecek yeni bir ilişkiye bırakıyordu. Geçmiş, kırık bir aynaydı belki, ama şimdi o kırık parçalar bir araya gelmeye başlamış, yeni bir yansıma oluşturuyordu. Bu yansıma, Elif ve Derya’nın ortak umudu ve geleceğiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top