Aile draması

Kayıp Akor

8 dakikalık okuma · 1592 kelime

Emre’nin konser salonunu dolduran alkış tufanı, Can’ın küçük mobilya dükkanının önünden geçen tramvay sesinden fersah fersah uzaktaydı, ama aynı şehrin, aynı geçmişin çocuklarıydılar. Emre, pırıltılı sahnelerin, uluslararası turnelerin aranan ismi, “Türk gitarının virtüözü” lakabıyla tanınan bir sanatçıydı. Can ise, Ankara’nın eski bir sokağında, babadan kalma marangoz dükkanını ayakta tutmaya çalışan, elleri ahşap tozuyla kabaşmış, gözleri hep biraz hüzünlü bir esnaftı. Aralarındaki görünmez duvar, yılların getirdiği başarı ve sessizliğin harmanından örülmüştü.

Emre, doğup büyüdüğü şehre, eski dostlarıyla hasret gidermek ve bir konser vermek için gelmişti. Otelin lobisinde, menajeri ve eşi Defne ile sohbet ederken, aklının bir köşesi hep Can’daydı. Onu konsere davet etmişti ama geleceğinden emin değildi. Can, bu tür kalabalık ortamlardan, özellikle de Emre’nin şaşalı dünyasından hep uzak durmuştu. Emre’nin başarısından gurur duyar gibi görünse de, her buluşmalarında aralarındaki görünmez uçurum daha da derinleşir, sessizlikleri daha da yoğunlaşırdı.

Akşamki konserde sahneye çıktığında, spot ışıkları altında parlayan gitarıyla Emre, kalabalığı selamladı. İlk parçasını çalmaya başladığında, gözleri otomatikman VIP bölümünü taradı. Yoktu. Can gelmemişti. Hafif bir hayal kırıklığıyla gözlerini kapattı, parmakları teller üzerinde adeta dans ediyordu. Müziğin her notası, Emre’yi geçmişe, çocukluklarına götürüyordu.

Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde, iki kardeşin hayatı müzikle harmanlanmıştı. Ayşe Anne, iki oğlunun da yeteneğini fark etmiş, eski usul, telleri gevşek bir klasik gitarla onlara ilk notaları öğretmişti. Can, Emre’den iki yaş büyüktü ve müziğe olan yatkınlığı inanılmazdı. Notaları bir kere duyması yeterdi, parmakları adeta sihirle oynar gibiydi. Emre ise daha hırslı, daha gösterişliydi. Sahneyi, alkışı severdi. Can içe dönük, müziği ruhunda yaşayan bir çocukken, Emre müziği dışarıya taşırmak isteyen bir sel gibiydi.

Selim Hoca, mahallenin tek müzik öğretmeniydi ve kısa sürede ikisinin de parlak öğrencisi olduğunu anlamıştı. “Can,” derdi sık sık, “senin ruhun tellerde saklı evlat. Emre ise o tellere hayat veren rüzgar.” Bu tanımlama, yıllarca onların kimliğini belirlemişti sanki.

Zamanla, ikisinin de yetenekleri daha belirgin hale geldi. Ama ailenin durumu, iki çocuğa birden profesyonel müzik eğitimi alma lüksünü sunmuyordu. Ayşe Anne geceler boyu düşünmüş, yastığını gözyaşlarıyla ıslatmıştı. Sonunda bir karar verilmesi gerekecekti.

Bir gün, Selim Hoca onlara müjdeli bir haberle geldi. “Ankara Devlet Konservatuvarı, çok yetenekli bir öğrenciye tam burslu yatılı okuma imkanı sunuyor. Sadece bir kişi. Bence ikiniz de şansınızı denemelisiniz.”

Can ve Emre’nin kalpleri yerinden çıkacak gibiydi. Konservatuvar, onlar için hayallerin ötesindeydi. Aylarca, derslerden arta kalan her anı gitarla geçirdiler. Can, karmaşık etütleri bile tek dinleyişte çözüyor, Emre ise kendi besteleriyle jüriyi etkilemeyi hedefliyordu.

Sınav günü geldiğinde, ikisi de heyecandan titriyordu. Jüri karşısına önce Can çıktı. Parmağındaki hafif bir kesiğe rağmen, kusursuz bir performans sergiledi. Teknik olarak Emre’den çok daha üstündü. Ardından Emre sahneye çıktı. Birkaç küçük hata yaptı ama sahne hakimiyeti, enerjisi ve bestesiyle jüriyi etkiledi.

Sonuçlar bir hafta sonra gelecekti. Bekleyiş, her ikisi için de işkenceydi. Bir akşamüstü, kapıya gelen postacı, Can’a hitaben yazılmış büyük bir zarf bıraktı. İçinde Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan gelen bir kabul mektubu vardı. Can, tam burslu olarak konservatuvara kabul edilmişti. Emre’nin ise adı yedek listesindeydi, ve şansının çok düşük olduğu belirtiliyordu.

Can’ın sevinci yarım kaldı. Kardeşinin yüzündeki derin hayal kırıklığını gördü. Emre, odasına kapanmış, gitarını bile eline almamıştı. “Gitmem Can,” demişti annesine, “benim hayalim bitti. Buradaki mobilya dükkanında çalışırım artık.” Can, o gece yatağında uyuyamadı. Kardeşinin en büyük hayalinin elinden kayıp gidişini izlemek, kendi zaferinin tadını kaçırmıştı.

Ertesi sabah Can, anne ve babasını karşısına aldı. “Ben konservatuvara gitmek istemiyorum,” dedi. Anne babası şaşkınlıkla ona baktı. “Ne saçmalıyorsun oğlum? Bu senin hayatının fırsatı!” Babası sinirle masaya vurdu. “Bunlar Emre’nin yüzünden mi? O öyle söyledi diye mi vazgeçiyorsun?” Can ısrar etti. “Hayır baba. Ben marangozluğu daha çok seviyorum. Gitar çalmak benim için bir hobi. Emre’nin tutkusu bu. Onun geleceği orada.”

Ayşe Anne, oğlunun gözlerindeki kararlılığı okudu. Can, Emre’den daha güçlü ve olgundu. Onun ne düşündüğünü biliyordu. Can, bu kararıyla ailesini hayal kırıklığına uğratıyor gibi görünse de, aslında çok daha büyük bir fedakarlığın ilk adımını atıyordu. Aile içinde büyük tartışmalar yaşandı ama Can kararından dönmedi. Kimse, Can’ın o bursu Emre’ye devretmek için nasıl bir yol bulduğunu anlayamadı. Konservatuvar yönetimine yolladığı bir mektupta, elindeki bir sakatlık yüzünden gitar çalamayacağını ve bu yüzden hakkından feragat ettiğini yazmıştı. Bu, tamamen yalandı. Haftalar sonra, ikinci bir mektup geldi. Bu kez Emre’ye hitaben. Yedek listeden asil listeye geçmişti. Can’ın “sakatlık” bahanesiyle açılan kontenjan, Emre’ye yol olmuştu. Emre sevinçten havalara uçarken, Can sessizce kenara çekilmişti.

Yıllar geçmiş, Emre yükseldikçe yükselmiş, Can ise mobilya dükkanının tozlu rafları arasında kendi sessizliğini örmüştü. Emre’nin sahnedeki parıltısı arttıkça, Can’ın elleri ahşaba daha sıkı sarılmıştı.

Konser bitmiş, Emre kuliste tebrikleri kabul ediyordu. Defne, telefonunu uzattı. “Can aramış. Sesini alamadım, meşgul olabilir.” Emre, kalbinde bir sızı hissetti. Neden gelmemişti? Belki de haklıydı. Kendi hayatının basitliği, Emre’nin parıltılı dünyasıyla yan yana duramazdı.

Ertesi gün, Emre kardeşiyle konuşmaya karar verdi. Mobilya dükkanına gitti. İçeri adım attığında, eski ahşap kokusu ve talaş sesleri onu çocukluğuna götürdü. Can, tezgahın başında bir sehpanın ayağını yontuyordu. Üzerinde mavi bir iş önlüğü, saçları biraz dağınık. Yüzünde, yılların yorgunluğunu taşıyan çizgiler vardı ama gözlerindeki o çocukluk ışıltısı hala duruyordu.

“Abi!” Emre şaşkınlıkla gülümsedi. “Geleceğini hiç beklemiyordum.”
“Konuşmamız lazım Can,” dedi Emre, sesinde bir tuhaflık vardı. “Dün gece konsere gelmedin…”
Can omuz silkti. “İşim vardı. Hem sen bu kalabalıkları seversin, ben değil.”
Emre, dükkanın köşesindeki eski, tozlu gitarı fark etti. Tellere dokunmak istedi, ama vazgeçti. “Dinle Can, ben… Sana hep minnettar oldum. Sen olmasaydın ben buralara gelemezdim. Belki de sen de benimle gelmeliydin. O zamanlar çok küçüktük ama sen de çok iyiydin. Hatta benden iyi…”

Can, elindeki rendeyi bırakıp kardeşine döndü. “Saçmalama Emre. Benim yolum burasıydı. Ahşapla uğraşmayı hep sevdim ben.” Sesinde inkar edilemez bir kesinlik vardı. Ama Emre’nin içindeki şüphe kurt gibi kemiriyordu.

Akşam, annelerinin mezarını ziyaret etmeye gittiler. Mermer taşın üzerinde Ayşe Anne’nin ismi yazılıydı. Emre, annesinin hayatının son yıllarında sık sık bahsettiği o “sakatlık” meselesini düşündü. Can’ın gitarı bırakmasının asıl nedeni buydu, değil mi? Ama Can’ın elinde hiçbir zaman ciddi bir sakatlık izi görmemişti. Bu düşünce onu rahatsız etti.

Eve döndüğünde, Emre eski fotoğraflara bakmaya başladı. Çocukluk albümleri, annesinin el yazısıyla düşülmüş notlar… Bir kutunun içinden, sararmış bir gazete kupürü çıktı. Yerel bir gazetenin küçük bir haberi: “Genç Yetenek Can Kılıç, Ankara Devlet Konservatuvarı’nı Kazandı!” Haberin tarihi, Emre’nin konservatuvara kabulünden bir yıl önceydi. Emre’nin kalbi göğüs kafesinde deli gibi çarpmaya başladı. Bu haberi daha önce hiç görmemişti. Annesi neden bahsetmemişti?

Hemen sonraki sayfalarda, Can’a gelen kabul mektubunun bir fotokopisi, hatta bir de teşekkür mektubunun taslağı vardı – Ayşe Anne’nin el yazısıyla, Konservatuvar’a gönderilecek üzere. Mektup taslağında Ayşe Anne, Can’ın bursu kazandığı için ne kadar mutlu olduklarını belirtmiş, sonra üstü çizilmiş bir paragraf vardı: “Ancak Can’ın geçirdiği talihsiz kaza sonucu elinde oluşan kalıcı hasar nedeniyle… ne yazık ki bu fırsattan yararlanamayacaktır.” Üstü çiziliydi! Emre’nin beyninde şimşekler çaktı. Ayşe Anne, bu mektubu göndermemişti. Peki ne olmuştu?

Emre, annesinin eski defterlerini, evraklarını karıştırmaya devam etti. Bir zarfın içinde, katlanmış, buruş buruş olmuş bir sayfa buldu. Sayfadaki yazıyı tanımıştı: Can’ın el yazısıydı. Bu, konservatuvar yönetimine yazılmış bir mektuptu. Can, mektupta, kendisinin kazanmış olduğu tam burslu eğitimi, “beklenmedik sağlık sorunları” nedeniyle reddettiğini, ancak yedek listedeki “Emre Kılıç” isimli kardeşinin de çok yetenekli olduğunu ve bu fırsatın ona verilmesini rica ettiğini yazıyordu. Mektup, Can’ın imzasıyla bitiyordu. Altında bir tarih vardı: Emre’nin kabul edildiği yıldan bir yıl önce.

Emre’nin tüm dünyası başına yıkılmıştı. Yıllardır inandığı her şey, kumdan bir kale gibi dağılmıştı. Can, yalan söylemişti. Annesi de biliyordu ve bu sırrı saklamıştı. Emre’nin başarılı kariyerinin temeli, kardeşinin sessizce feda ettiği kendi hayalleri üzerine kuruluydu. Can, kendi elleriyle geleceğini bırakmış, Emre’ye yol açmıştı. Parmakları uyuşmuş, nefesi kesilmişti. Bir değil, iki sır vardı. Annesi bu sırrı Can’ı korumak için, Can ise Emre’yi korumak için saklamıştı.

Hemen Can’ın dükkanına koştu. Can, her zamanki gibi sessizce çalışıyordu. Emre kapıyı açtı, yüzü bembeyazdı. Elindeki mektubu Can’ın önüne fırlattı. “Bu ne Can? Bu ne demek?”
Can, mektubu okudu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Yıllardır beklediği an gelmişti sanki. Rendeyi bıraktı, ellerini önlüğüne sildi. “Ne olduğunu biliyorsun Emre.”
“Neden? Neden yaptın bunu? Benim kariyerim… benim her şeyim, senin üzerine mi kuruldu?” Emre’nin sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu.
Can, Emre’nin gözlerinin içine baktı. Gözlerinde derin bir anlayış, ama aynı zamanda yıkıcı bir gerçeklik vardı. “Senin gözlerindeki ateşi gördüm Emre. Benimki bir ışıltıydı sadece, seninki ise bir yangın. Senin sahnede olman gerekiyordu. Benim kaderim, ahşabın kokusuydu.”
“Ama sen… sen benden daha iyiydin!” Emre’nin sesi hıçkırıklarla kesiliyordu.
Can, hafifçe gülümsedi. “Belki teknik olarak. Ama ruh olarak sen hep daha büyüktün. Benim için müzik bir sırdaştı, seninkiyse bir çığlık. Sen benim yerime de çığlık attın, Emre. Sen o sahnede, benim de hayallerimi yaşadın.”
“Pişman mısın?” diye fısıldadı Emre.
Can, dükkanın köşesindeki eski gitarına baktı. O gitar, Ayşe Anne’den kalmıştı. Yavaşça yaklaştı, tellere dokundu. Uzun zaman sonra ilk kez, bir notanın akmasına izin verdi. Tek bir akor, odanın içinde yankılandı. Melankolik ama huzurluydu. “Hayır Emre. Pişman değilim. Hayatımı ben seçtim. Ve… bu kararım beni özgür kıldı.”

Emre, kardeşinin bu sakin, bu kabullenmiş haline daha da kahroldu. Can, hiçbir zaman bu fedakarlığının karşılığını beklemediğini, hatta ondan bahsetmeyi bile istemediğini belli ediyordu. Bu sessiz fedakarlık, Emre’nin omuzlarına tonlarca ağırlık yüklemişti. O an, sahnedeki her alkışın, her coşkulu yorumun ardında, Can’ın çalınmamış bir akorunun, söylenmemiş bir notasının yankılandığını hissetti.

Can, gitarı yavaşça yerine bıraktı. “Şimdi ne olacak, Emre?”
Emre, gözyaşları içinde başını kaldırdı. Can’ın gözlerinde, yıllar önce o konservatuvar mektubunu elinde tuttuğu günkü aynı acıyı ve aynı kararlılığı gördü. Ama şimdi bir de huzur vardı orada. Emre, o an anladı ki, bu gerçeği öğrenmek sadece onun için bir başlangıçtı. Bu, Can’ın yükü değildi, artık Emre’nin yüküydü. Ve bu yükü taşımak, onun en büyük konserinden bile daha zor, daha gerçek bir performansı olacaktı. Belki de ilk defa, hayatının gerçek melodisini çalacaktı. Susturulmuş bir akorla başlayan, ama sonsuz bir kardeşlik senfonisine dönüşen bir melodi. Emre, kardeşine sarıldı. Bu, bin kelimeye bedel bir sarılmaydı. Sessizliğin en yüksek sesli çığlığı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top