Aile draması
Hilye’nin Gölgesi
Elif, mutfak penceresinden sokağı seyrederken, beş yaşındaki kızı Defne’nin kahkahalarıyla dolan salonun sıcaklığına gülümsedi. Can’ın, eşinin, onun hayatındaki kayalık olduğunu düşünürdü hep; sarsılmaz, güvenli, her fırtınada limanı. On üç yıllık evliliklerinde nice zorluklar atlatmışlardı. Can’ın ilk iş kurma denemesi battığında, Elif mimarlık ofisinde sabahlara kadar çalışmış, birikimlerini ortaya koymaktan çekinmemişti. Can da aynısını yapardı, biliyordu. Güven, onların evliliğinin temel taşıydı, görünmez ama her şeyden daha sağlam bir yapı iskeleti.
Elif’in bakışları, salonun en gözde köşesindeki ceviz sandığın üzerindeki özel çerçeveye takıldı. Büyükannesinden yadigâr kalma, incecik hatlarla işlenmiş, nefes kesici güzellikteki Hilye-i Şerif. Peygamber Efendimiz’in vasıflarını anlatan o zarif Osmanlı hattı, sadece bir sanat eseri değil, Elif için geçmişle kurulan bir köprü, köklerinin sesiydi. Can, evliliklerinin ilk yıllarında, Hilye’nin evin en değerli parçası olduğunu, ruhu olduğunu söylemişti defalarca. Her taşınmada özel ambalajla taşınır, her yeni evde ilk o yerine asılırdı. Elif için maddi değerinin ötesinde manevi bir anlam taşıyordu; sükûnet, sabır ve aidiyetin sembolüydü.
Son aylarda ise Can’ın yüzüne bir gölge düşmüştü. Yeni başladığı inşaat projesi, başlarda umut vadederken, sonradan ardı arkası kesilmeyen sorunlarla boğuşmaya başlamıştı. Telefon konuşmaları uzuyor, sesi alçalıyor, eve her zamankinden daha geç geliyordu. Elif, kocasına ne olduğunu sorduğunda, Can hep aynı cevabı veriyordu: “Önemli bir şey değil Elif’im, halledeceğim. İşler biraz sıkıntılı, hepsi bu.” Elif, onun bu “halledeceğim” tavrını severdi ama bu seferki hâli farklıydı. Yüzündeki yorgunluk, gözlerindeki o belli belirsiz korku, Elif’in içini kemiriyordu.
Bir akşam yemeğinde, Defne’nin uykuya dalışından sonra, Elif konuyu tekrar açtı. “Can, sana ne olduğunu anlatmayacak mısın? Gözünün feri soldu. Paramız pulumuz değil, senin sağlığın önemli.”
Can, elindeki çatalı tabağına bıraktı. “Haklısın Elif. Üzülmeni istemedim. Proje tamamen durdu, müteahhit iflasını açıkladı. Bizim de alacaklarımız içeride kaldı. Bankaya olan kredi borcumuz… Evin ipoteği var biliyorsun. Ödeyemezsek…” Sesi titredi.
Elif’in kalbi buz kesti. Evlerinin ipotekli olduğunu biliyordu ama durumun bu kadar kötüleştiğini tahmin etmemişti. “Ne yapacağız Can? Hiçbir şey demedin bana bunca zaman.”
“Demek istemedim. Çözüm aradım Elif. Çözüm bulurum sandım. Ama yok… Bankanın vadesi dolmak üzere. Bir çözüm bulamazsak…” Can başını ellerinin arasına aldı. Elif, onu bu kadar çaresiz görmemişti. İçindeki korkuya rağmen, güçlü durmaya çalıştı.
“Nakit birikimimiz var mı? Ya da acil satılabilecek bir şey?” Elif’in aklına ilk gelen, çocukluğundan beri biriktirdiği çeyrek altınları oldu.
Can acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Onu çoktan harcadık Elif. Senin o birikimi de… Kusura bakma.”
Elif donup kaldı. Haberi bile olmadan, yılların birikimi gitmişti. Ama yine de Can’ın gözlerindeki çaresizliği görünce, öfkesi yatıştı. “Ne demek kusura bakma? Biz bir aileyiz, neyimiz varsa ortak. Neden benden gizledin?”
“Seni üzmek istemedim Elif. Her şeyi tek başıma halledebilirim sandım. Aptallık ettim.”
Sarılıp birbirlerine, o gece sabaha kadar konuştular. Bir çıkış yolu aradılar. Elif, aile büyüklerinden borç para almayı teklif etti, Can gururuna yediremedi. “Hayır, Elif. Bunu yapamam. Zaten yeterince yük olduk onlara zamanında.” Sonunda, bankadan ek kredi çekme, Can’ın kalan birkaç küçük hissesini satma gibi fikirler masaya yatırıldı. Gece bittiğinde, somut bir çözüm bulunamamıştı ama Elif, Can’ın dürüstlüğüne ve samimiyetine bir kez daha inanmıştı. En azından artık her şeyi biliyordu, diye düşündü.
Ertesi hafta, bankadan ek kredi çekme başvuruları reddedildi. Can’ın yüzündeki o gölge daha da koyulaştı. Evde gergin bir hava vardı. Defne bile annesiyle babasının fısıltılı konuşmalarına, yüzlerindeki ciddiyete dikkat kesilmişti.
Elif, bir akşam yatağa girdiğinde, Can’ın yüzündeki endişeyi gidermek için bir fikir bulduğunu söyledi. “Can, biliyor musun, halamların eski evindeki o oyma sandığı geçen gün gördüm. Çok eskiden beri satmayı düşündüğü bir şeydi. Belki onun parasını… Ya da teyzeme, annemden kalan altın bileziğimi verip…”
Can, aniden Elif’e döndü, gözlerinde garip bir ifade vardı. “Hayır Elif. Sakın! Aile yadigârı bir şey satmayacağız. Özellikle senin… Hilye-i Şerif’ine dokunmayız. Onu düşünme bile.” Sesi sert çıkmıştı.
Elif şaşırdı. “Hilye-i Şerif mi? Onu neden düşüneyim ki? Asla satmayız biliyorsun.”
Can, rahatlamış gibi bir nefes aldı. “Biliyorum. Sadece… aklıma geldi de. O bizim en değerli hazinemiz.”
Elif kocasının bu tepkisine bir anlam veremedi ama konuyu kapattı. Can’ın ruh halinin ne kadar kırılgan olduğunu görmüştü.
Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Can, hâlâ bir çözüm bulamadıklarını söylüyor, bankadan gelen tebligatlar arttıkça evdeki huzursuzluk büyüyordu. Bir cuma sabahı, Elif’in kapısı çalındı. Gelen, takım elbiseli, resmi görünümlü bir adamdı. Kendini bankanın avukatı olarak tanıttı.
“Can Bey evde miydi?” diye sordu.
Elif’in kalbi ağzına geldi. “Hayır, işe gitti. Ne oldu?”
“Size bir tebligatım vardı. İcra takibi başlatıldı, evin tahliyesi için…”
Elif adamın sözlerini zar zor anlıyordu. Bacakları titredi. “Nasıl olur? Can bana halledeceğini söylemişti. Ek süre isteyecekti.”
“Maalesef hanımefendi. Beyefendi dün, acil bir ödeme yapacağını ve evin ipoteğini kaldıracağını beyan etti. Biz de bir gün süre tanıdık. Ancak ödeme gerçekleşmedi. Son çare olarak, başka bir bankadan aldığı ticari kredinin teminatını gösterip borcu kapatma sözü vermişti. O da…”
“Ticari kredi mi?” Elif’in kafası karışmıştı. “Başka bankadan mı? Can bana bundan hiç bahsetmedi!”
Avukatın yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. “Hanımefendi, ne demek bahsetmedi? Bu kredi, evin üzerindeki ipoteği kaldırıp, eski borcu kapatmak için çekildi. Ama maalesef, beyefendi bu krediyi de ödeyemediği için şu anki banka da icra takibi başlattı. Üstelik bu kredinin teminatı olarak da…”
Avukat duraksadı, sanki bir şeyi ifşa etmekten çekinir gibiydi. “Neyse. Evrakları bırakıyorum. Can Bey’e iletirsiniz. Pazartesi sabahına kadar bir çözüm bulunmazsa, ne yazık ki…”
Adam kapıdan çıktı, Elif ise kapının eşiğinde yıkıldı. Can ona yalan mı söylemişti? Başka bir kredi mi çekmişti? Ve en önemlisi, neyin teminatıyla?
Hemen sonraki akşam, Elif, Can’ın yorgun argın eve gelişini bekledi. İçinde biriken şüphe ve öfke fırtınasıyla doluydu. Can, kapıdan girer girmez Elif’in yüzündeki ifadeyi gördü. Anlamıştı.
“Elif, ne oldu? Yüzün bembeyaz.”
“Sen ne yaptın Can?” Elif’in sesi titriyordu. “Bankadan avukat geldi. İcra takibi başlatılmış. Başka bir bankadan kredi çekmişsin, bana söylemeden. Neyin teminatıyla Can? Neyin teminatıyla?”
Can’ın yüzü kül kesildi. Gözlerini kaçırdı. “Elif, ben… sana anlatacaktım. Zamana ihtiyacım vardı.”
“Zaman mı? Benden daha ne kadar gizleyecektin? Hayatımız paramparça olmuş, benim haberim bile yok! Neyin teminatı Can, söyle bana!” Elif’in sesi yükseliyordu.
Can, yavaşça salondaki ceviz sandığın yanına gitti. Hilye-i Şerif’in olması gereken boş çerçeveye baktı. Orada değildi. Elif’in bakışları da aynı yere yöneldi. Boşluk… İçinde bir şeyler kopmuş gibi hissetti.
“Can, Hilye nerede?” diye sordu, sesi bir fısıltıdan ibaretti. Bu, mantığının almadığı bir soruydu. Gözleri yaşlarla doldu.
Can derin bir nefes aldı. “Elif… Ben… Başka çarem kalmamıştı. Ev gidiyordu. Defne… Sizin başınızı sokacak bir çatınız olmazsa ne yaparım ben? Bütün birikimlerimiz erimişti. Benim işler tamamen batmıştı.”
“Hilye mi Can? Onu mu yaptın? Onu mu teminat gösterdin?” Elif’in sesi giderek yükseldi, öfkesi çaresizliğe karışıyordu.
Can başını öne eğdi. “Önce teminat gösterdim. Sonra… ödeyemedim. Adamlar Hilye’yi alıp götürdüler. Bir antikacı aracılığıyla satıldı. Borcumuzu kapattık Elif. Evimiz kurtuldu. Ama…” Sesi boğuldu. “Sana söyleyemedim. Geri alacaktım, yemin ederim geri alacaktım. Başka bir işten para gelecekti…”
Elif, kocasının sözlerini dinlerken midesine bir yumruk yemiş gibi hissetti. Hilye gitmişti. Sadece bir tablo değil, onunla birlikte anıları, kökleri, büyükannesinin fısıltıları, aidiyet hissi de gitmişti. Ama daha kötüsü, Can gitmişti. Elif’in tanıdığı, güvendiği Can gitmişti. Yalan söyleyen, eşinin en kutsal değerini elinden alan, kendisini tek başına kurtarıcı rolüne soyunan, bencilliği ve çaresizliğiyle Elif’i uçuruma iten bir yabancı duruyordu karşısında.
“Yalan söyledin Can.” dedi Elif, sesi buz gibiydi. “Bana yalan söyledin. Hem de defalarca. ‘Aile yadigârı satmayacağız’ dedin, benim Hilye’mi düşündüğümü sandın. Oysa çoktan… çoktan gitmişti bile.” Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Sen benim en değerlimi, ruhumu, köklerimi benden çaldın. Benim haberim bile olmadan.”
Can, Elif’e doğru bir adım attı, ellerini uzattı. “Elif’im, lütfen anla. Ben bunu sizin için yaptım. Bizim için. Evimizi kurtarmak için.”
“Hayır, Can.” Elif geri çekildi. “Sen bunu kendin için yaptın. Kendi gururun, kendi ‘halletme’ takıntın için. Bana danışmak yerine, beni kandırmayı seçtin. Benim güvenimi hiçe saydın. Bizim evliliğimizin temeli, benim sana olan inancımdı. Sen o temeli dinamitledin. Ev duruyor olabilir, ama bizim evliliğimiz yıkıldı Can. Yıkıldı!”
Elif, Hilye’nin boş çerçevesine baktı. Gözlerinde yaşlarla ama kararlı bir ifadeyle. O çerçeve, şimdi sadece boş bir duvara asılı bir obje değil, Elif’in kalbindeki boşluğun, paramparça olmuş güvenin bir sembolüydü. Can, onun en kutsal değerini satmıştı. Ve o satışla birlikte, Elif’in ona olan inancını, evliliklerinin sağlam zannettiği duvarlarını da satmıştı. Elif için geri dönüş yoktu. Hilye-i Şerif gitmişti. Ve onunla birlikte, Can’a duyduğu koşulsuz güven de. Elif, salondan çıktı, Defne’nin odasına yöneldi. Kızını kollarının arasına alıp, kalbindeki sızıyı dindirmeye çalıştı. Ev kurtulmuştu ama ailesi? Onların hikayesi, Hilye’nin gölgesinde sonsuza dek kırık kalacaktı.
