yasak aşk

Eksik Parça

8 dakikalık okuma · 1578 kelime

Elif, mutfak penceresinden sokağı seyrederken, aynadaki yansımasının üzerine çöken ince bir tül hissetti. Kırkına merdiven dayamış bir kadının, yaşamın alışkanlıklarıyla örülmüş, dingin ama bir o kadar da boş bakışlarıydı bunlar. Sabahın erken saatleriydi, kızı Ayşe henüz derin uykusundaydı ve kocası Cenk her zamanki gibi işe gitmek üzere hazırlanıyordu. Kahvaltı masası sessizdi, sadece çatal bıçak sesleri ve gazeteden hışırtılar duyuluyordu. Cenk’le evlilikleri on beş yıla dayanmıştı. Güvenli, istikrarlı, sevgi dolu muydu? Sevgi, evet, bir tür sevgi vardı; alışkanlığın ve konforun getirdiği, tutkunun buharlaşıp yerini karşılıklı saygı ve ebeveynlik ortaklığına bıraktığı, sakin bir sevgi. Ama bir zamanlar, kalbinin atışlarını hızlandıran, tüm hücrelerini titreten o deli dolu aşk, çoktan başka bir boyuta geçmişti. Elif bu eksikliği, yıllar içinde usulca içselleştirmiş, adını koymaktan bile korkar olmuştu. Belki de yaşam buydu, diye düşünürdü, hayallere yer kalmayan, gerçekçi bir denge.

Cenk, gazetesini katlayıp masaya bıraktı. “Ben çıkıyorum Elif. Akşam geç kalabilirim, bir proje sunumu var.” Yanağına kuru bir öpücük kondurdu, bakışları Elif’in gözlerine hiç değmeden. Elif de aynı soğuklukla yanıt verdi. “Tamam canım, dikkat et.” Cenk kapıdan çıkıp gittiğinde, Elif derin bir nefes aldı. Mutfaktaki sessizlik, evin tüm odalarına yayılmış, Elif’in ruhunu saran o tanıdık boşluğun daha da belirginleşmesine neden olmuştu. Bu sessizlik, onun sessiz çığlığıydı.

Elif başarılı bir mimardı. Kendi ofisi vardı ve projeleriyle gurur duyuyordu. Belki de bu yüzden, profesyonel hayatı, özel hayatındaki boşluğu bir nebze doldurabiliyordu. Bir hafta sonra katılacağı şehir planlama kongresi de bu boşluğu bir süreliğine rafa kaldırmasına yardımcı olacaktı. Kongreye hazırlanırken, aklına hiç gelmezdi ki, hayatının altüst olacağı o anın eşiğinde durduğunu.

Kongrenin ilk günü, kalabalık bir salonun en arka sıralarında otururken, sahneye çıkan konuşmacının adını duyduğunda Elif’in nefesi kesildi. “Urban Developer Mert Demir.” Yıllar öncesinden kalma bir isim, anıların tozlu raflarından fırlayıp gelmişti sanki. Kalbi göğsünü zorlarcasına atmaya başladı. Yutkundu, boğazı kurumuştu. Sahnedeki adam, yılların ona kattığı olgunlukla çok daha çekici ve karizmatik görünüyordu. Saçlarına düşen hafif kırlar, yüzündeki ince çizgiler ona ayrı bir hava katmıştı. Mert’ti bu. Üniversite yıllarındaki ilk aşkı. Uğruna deli olduğu, kalbinin ritmini değiştiren tek adam. Ayrılıkları çok ani olmuştu; Mert’in ailesinin başka bir şehre taşınmasıyla, o gençlik aşkı, bir veda bile etmeden yarım kalmıştı. Elif o zamanlar aylarca toparlanamamış, kalbindeki boşluğu doldurmaya çalışırken Cenk’le tanışmıştı. Cenk’in sakin ve güven veren duruşu, ona ihtiyacı olan huzuru sunmuştu. Ama Mert’in bıraktığı boşluk, derinlerde bir yerde hep durmuştu.

Konuşması bittiğinde, Elif salondan çıkmak için acele etmedi. Kalabalığın dağılmasını bekledi. Bir yandan kaçmak istiyor, bir yandan da onu görmek için yanıp tutuşuyordu. Sonunda, Mert’in etrafındaki insan çemberi seyreldiğinde, cesaretini toplayıp ona doğru yürüdü.

“Mert?” Sesi titrek çıkmıştı.

Mert döndü, ilk başta tanıyamadı, kaşları çatıldı. Sonra gözleri irileşti, yüzünde şaşkınlık ve hafif bir gülümseme belirdi. “Elif? Aman Tanrım, bu sen misin? Ne kadar oldu görmeyeli?”

Sohbetleri tahmin ettiğinden çok daha kolaydı. Kongre kahvesinin kalabalığında, geçmişin anılarıyla dolu, yarım kalmış bir senaryonun devamı gibiydi her şey. Mert de evliydi, bir oğlu vardı. Elif’in aksine, Mert, eşi Zeynep’ten bahsederken yüzündeki tebessüm daha içten görünüyordu. Elif’in içinde bir kıskançlık kıvılcımı parladı, sonra hızla söndü. Ne bekliyordu ki? Yıllar geçmişti.

Kongre günleri birbirini kovaladı. Her molada, her fırsatta birlikte oldular. İş konuşmalarının ötesine geçen kişisel sohbetler, göz göze gelmeler, birbirlerini anlayan bakışlar… Elif, uzun zamandır hissetmediği bir canlılık hissediyordu. Mert’in yanında kendini yeniden genç, çekici ve anlaşılmış hissediyordu. Sanki o tül perdesi aralanmış, ruhu yeniden nefes almıştı. Bir akşam yemeği sırasında, kongre bitmiş, çoğu kişi dönmüştü, sadece birkaç katılımcı kalmıştı otelde. Mert’in eli, masanın altında usulca Elif’in eline değdi. Minik bir elektriklenme, tüm vücuduna yayıldı. Elif elini çekmedi, aksine parmaklarını hafifçe onun parmaklarına doladı. İşte o an, o ince çizgi aşılmıştı. Yasak bir bahçenin kapısı aralanmıştı.

Ertesi gün, kongre bitmiş, herkes kendi şehrine dönmüştü. Elif eve döndüğünde, Cenk’in ve Ayşe’nin sıcaklığı, onu içten bir suçluluk duygusuyla sardı. Cenk, “Kongre nasıl geçti, sıkıldın mı?” diye sormuştu umursamazca. Elif, “Hayır, bayağı verimliydi,” diyebilmişti sadece. Yalanlar, daha ilk günden filizlenmeye başlamıştı.

Telefonlaşmalar, kısa mesajlar başladı. İlk başlarda iş bahanesiyle, sonra sadece “Nasılsın?” ve “Bugün ne yaptın?” gibi sıradan sorularla. Ama bu sıradanlıkta bile, Elif’in kalbi her mesajda hızlanıyor, her telefonda nefesi kesiliyordu. Mert’le konuştukça, onunla paylaştığı her anı, evindeki sessizliğin ve Cenk’le olan uzaklığının ne kadar derin olduğunu daha net gösteriyordu. Mert’in eşi Zeynep’le de benzer bir uzaklık yaşadığını öğrenmek, Elif’i hem rahatlatmış hem de suçluluk duygusunu artırmıştı. İkisi de, kendi yaşamlarının gri tonlarından kaçmak için birbirlerine tutunmuştu.

Bir ay sonra, Elif bir iş seyahati bahanesiyle farklı bir şehre gitti. Aynı şehre Mert de geldi. Otelde buluştular. Kapı çaldığında, Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Kapıyı açtığında, Mert’in sıcak gülümsemesiyle karşılaştı. Hiç konuşmadan sarıldılar. Sanki yılların hasreti, o sarılmayla dökülmüştü üzerlerinden. O gece, her şey oldu. Yılların biriktirdiği özlem, tutkuya dönüştü. O an, Elif kendini yeniden doğmuş gibi hissetti. Canlı, arzulu, varoluşunu tüm hücrelerinde hisseden bir kadın. Ancak ertesi sabah uyandığında, Mert’in kolunda yatarken, ilk hissettiği şey, mutluluktan çok, içini kemiren bir korkuydu. Ne yapmıştı o? Tüm hayatını, ailesini, kızının geleceğini tehlikeye atmıştı.

Geri döndüğünde, Ayşe’nin masum gözlerine bakmak, Cenk’in yanındaki yerini almak çok daha zordu. Her dokunuşu, her kelimesi bir yalandı sanki. Mert’le olan ilişkileri, gizli buluşmalarla devam etti. Kısa kaçamaklar, otel odaları, yakalanma korkusuyla geçen tedirgin dakikalar… Elif’in ruhu ikiye bölünmüştü. Bir yanı, Mert’le yaşadığı o yoğun duyguların peşinden koşmak istiyor, kendini yeniden keşfetmenin sarhoşluğunu yaşamak istiyordu. Diğer yanı ise, ailesine, özellikle Ayşe’ye olan sorumluluğunun ağırlığı altında eziliyordu.

Bir akşam, Ayşe okuldan geldiğinde, çizdiği bir resmi Elif’e gösterdi. Resimde, üç kişilik bir aile, el ele tutuşmuş, kocaman bir güneşin altında gülümsüyordu. “Anne, bu biziz!” dedi Ayşe, annesine sarılırken. O an Elif’in kalbi bin parçaya ayrıldı. Ayşe’nin masum sevgisi, annesinin bu karmaşık ve tehlikeli yalanına tamamen yabancıydı. Elif, o gün Mert’e, “Buna daha fazla devam edemeyiz,” diye bir mesaj yazdı. Göndermekte tereddüt etti. Elindeki telefon ağırlaşmış, parmakları uyuşmuştu. Sonunda, gönder tuşuna bastı.

Mert’in cevabı hemen geldi: “Elif, ne oldu? Konuşalım lütfen.”

Elif, “Hayır, Mert. Konuşacak bir şey kalmadı. Her şey bitmeli.”

Mert’ten uzun bir arama geldi, açmadı. Sonra başka mesajlar, “Beni böyle bırakamazsın,” “Ne kadar acı çektiğimi bilmiyor musun?” Elif telefonunu susturdu. Gözyaşları, yanaklarından süzülüyordu. Bu bitiş, beklediğinden çok daha acı vericiydi. Sanki canından bir parça koparılıyordu. Ama aynı zamanda, içindeki o yoğun suçluluk duygusu da hafiflemişti.

Günler, haftalar birbirini kovaladı. Elif, eski rutinine dönmeye çalıştı. Cenk’le olan ilişkisini düzeltmek için çabaladı. Ona daha ilgili davranıyor, Ayşe’yle daha fazla vakit geçiriyordu. Ama içindeki o eksik parça, şimdi daha da büyümüş bir boşluğa dönüşmüştü. Mert’le yaşadığı o kısa süreli tutku, ona hayatında neyin eksik olduğunu acımasızca göstermişti. Artık eski Elif değildi. Gözleri açılmıştı. Eski boşluğun üzerine bir de kayıp ve pişmanlık eklenmişti.

Bir akşam, Cenk’le otururlarken, Cenk aniden, “Bir sorun mu var Elif?” diye sordu. Elif’in kalbi duracak gibi oldu. “Neden sordun?” diye mırıldandı.

Cenk, elindeki dergiyi masaya bırakıp Elif’e döndü. Bakışları, Elif’in içini delip geçiyordu sanki. “Son zamanlarda çok farklısın. Benimle konuşmak istemiyor musun artık?”

Elif yutkundu. Gözlerini kaçırdı. Şimdi miydi o an? Cenk biliyor muydu? Yoksa sadece hissediyor muydu? Biliyorsa ne yapacaktı? Ayşe ne olacaktı? Tüm bu düşünceler, beyninde bir şimşek gibi çaktı.

“Cenk,” dedi, sesi cılız çıkıyordu. “Sana anlatmam gereken bir şey var.”

Cenk’in yüz ifadesi değişmedi, ama gözlerindeki soru işareti daha da büyüdü. Elif, derin bir nefes aldı. Biliyordu ki, bu konuşma, onun hayatını tamamen değiştirecekti. Belki de evliliğini bitirecekti. Ama artık yalanlarla yaşayamayacağını biliyordu. Mert’le olan ilişkisi, ona hayatta asıl aradığı şeyin tutku değil, dürüstlük ve gerçek bir bağ olduğunu öğretmişti. Bu bağ, Cenk’le aralarında yoktu. Belki de hiç olmamıştı. Ya da zamanla kaybolmuştu ve o, bu gerçeği görmezden gelmişti.

“Ben,” dedi, kelimeleri zorlukla seçiyordu, “Ben çok büyük bir hata yaptım Cenk. Ve biliyorum ki bu hata, aramızdaki her şeyi… her şeyi değiştirecek.”

Cenk’in yüzündeki sakin ifade yavaşça dondu. Elif, Mert’le yaşadığı her şeyi anlatmaya başladı. Konuşurken gözyaşları durmuyordu. Anlattıkça, içindeki yükün hafiflediğini hissetti ama aynı zamanda Cenk’in acısını da kendi içinde yaşıyordu. Cenk, onu sessizce dinledi. Yüzünde ne öfke ne de şaşkınlık vardı, sadece derin bir hüzün ve yorgunluk.

Hikaye bittiğinde, Cenk uzun bir sessizliğe büründü. Elif, onun konuşmasını bekledi. Gözlerini Cenk’in yüzünden ayırmıyordu. Sonunda, Cenk başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı ama bu gözyaşları öfkenin değil, kırılmışlığın gözyaşlarıydı.

“Biliyordum,” dedi fısıltıyla. “Bir şeylerin değiştiğini hissediyordum.”

Elif şaşkınlıkla ona baktı. “Nasıl?”

Cenk acı bir gülümsemeyle, “Senin o bakışların… Elif, gözlerindeki o tülü ben de görüyordum. Ve birden, o tül kalktı. Ama o parıltı, bana ait değildi.” Bir an durdu, sonra devam etti: “Beni en çok ne incitti biliyor musun? Benimle değil, başka biriyle yeniden parlaman.”

Elif’in içini bir kez daha büyük bir pişmanlık dalgası sardı. Cenk, onun boşluğunu fark etmişti. Belki de kendi içinde de bir boşluk vardı ve ikisi de birbirlerini görmezden gelmişti.

“Ne yapacağız Cenk?” diye sordu Elif. Sesi titriyordu.

Cenk, masanın üzerindeki ellerine baktı. “Bilmiyorum Elif. Hiçbir fikrim yok. Ama bildiğim tek şey, bu evde, bu yalanla bir dakika daha yaşayamayız. Ya her şeyi yeniden inşa ederiz, ama bu kez dürüstlükle… Ya da, ayrı yollara gideriz.”

Elif, Cenk’in bu sakin, olgun tepkisi karşısında şaşırmıştı. Hiç beklemediği bir yüzleşmeydi bu. Mert’le olan yasak aşkı, hayatının eksik parçasını bulduğunu sandığı bir yanılgıydı. Ama bu yanılgı, onu kör olduğu gerçekle yüzleştirmişti. Evliliklerindeki boşlukla, kendi içindeki eksiklikle ve belki de en önemlisi, dürüstlükle.

O gece, ikisi de tek kelime etmeden oturdu. Hava ağır, sessizlik sağır ediciydi. Elif biliyordu ki, artık geri dönüş yoktu. Mert’le yaşadığı o kısacık zaman, hayatındaki o gri tülü kaldırmış, ama yerine bambaşka bir belirsizlik getirmişti. Artık kendine ait bir yolculuğa çıkmak zorundaydı. Kırık aynaların parçalarını toplayıp, gerçek bir yansıma oluşturmak için. Belki Cenk’le, belki tek başına. Ama bu kez, yalanlardan ve yanılgılardan arınmış, eksik parçalarını kendi içinde arayan bir Elif olarak. Ve bu, hem bitiş hem de başlangıçtı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top