aile draması

Kırık Kökler

8 dakikalık okuma · 1537 kelime

Can, çocukluğundan beri bir yabancı gibi hissederdi. Ne babası Cemil’in kalıplaşmış esnaf mantığına ne de annesi Elif’in sessiz, sabırlı kabullenişine tam olarak uyum sağlayabilmişti. Evleri sıcak ve düzenliydi, eksik bir şey yoktu; yine de Can’ın ruhunda hep bir boşluk, adlandıramadığı bir köksüzlük duygusu vardı. O, kelimelerin ve fotoğrafların dünyasına sığınan, içe dönük bir genç adamdı. Çektiği her karede, yazdığı her satırda, aslında kendi yitik hikayesini arıyordu.

Babasının işleri eskisi gibi değildi. Emekli maaşı ve küçük dükkanından gelen cüzi gelirle geçiniyorlardı. Annesi, her şeyi idare eden, eli sıkı ama sevecen bir kadındı. Can, anne ve babasını severdi, elbette. Ama onların gözlerinde, özellikle de annesinin bakışlarında, bazen kısa anlar için beliren o melankoliyi fark ederdi. Sanki derinlerde bir acıyı bastırıyorlar, varoluşlarını o acının üzerine inşa ediyorlardı.

Bu hisler son aylarda daha da yoğunlaşmıştı. Babası Cemil, yaşının da etkisiyle, geçmişe takılıp kalır olmuştu. Eskiden gururla anlattığı marangozluk günleri, şimdi birer pişmanlık tortusuna dönüşmüştü. Gözleri sık sık uzaklara dalıyor, bazen gece yarıları yatakta iniltilerle uyanıyordu. Anneler günü yemeğinde, Ayşe halasının eşi Orhan amcanın anlattığı bir anı sırasında, babasının yüzünün bembeyaz kesildiğini, annesinin ise bardağı sıktığı için parmaklarının boğum boğum olduğunu görmüştü. Orhan amca, “Cemil’in eski günlerini hatırlarım, deli doluydu! Ayşe de sürekli peşinden koşardı…” diye devam ederken, babası aniden kalkıp “Hava alacağım,” diyerek sofrayı terk etmişti. O gece, Can’ın içinde bir tohum filizlenmişti: Saklı bir şey vardı.

Kısa süre sonra, halası Ayşe’nin oğlu, yani Can’ın “kuzeni” Murat’ın evlilik haberi geldi. Murat, Orhan amcasının işlerini devralmış, başarılı, yakışıklı bir iş adamıydı. Nişanlısı da kendisi gibi sosyeteden, zarif bir kadındı. Düğün hazırlıkları tüm aileyi hareketlendirmişti. Murat, babasının eski fotoğraflarını görmek istediğini söylemiş, Can’dan yardım istemişti. Can, evdeki tozlu sandıkları karıştırırken, yıllardır eline almadığı aile albümlerini buldu.

Eski fotoğraflara bakarken, Can’ın dikkatini çeken bir şey oldu. Annesinin hamilelik fotoğrafları çok azdı ve sanki belli bir döneme odaklanmış gibiydi. Bebeklik fotoğrafları… Kendi bebeklik fotoğrafları, birkaç tane dışında, flu ve silikti. Annesinin bebeklik kıyafetlerini sakladığı kutuda ise, garip bir şekilde, bazı giysilerin boyutları Can’ın çocukluğuna uymuyordu. Daha küçük, daha narin bedenlere göre dikilmiş gibiydiler. Daha da tuhafı, bir fotoğrafın arkasında, mürekkebi dağılmış, silik bir tarih vardı: “1993, 22 Mart”. Can’ın doğum tarihi 1994’tü. Bu tarih ne anlama geliyordu?

Kalbinde bir sıkıntı hissetti. Başka bir albümü karıştırırken, arka sayfalardan birinde, sararmış bir gazete kupürü buldu. Çok eskiydi, yerel bir gazeteden kesildiği belliydi. “Genç Marangoz Cemil Usta, En Büyük Varlığını Kaybetti: Yangın Evini ve İşini Yok Etti.” Tarih: 1993 yazı. Yani Can’ın doğduğu iddia edilen yıldan bir yıl önce. Kupürün yanında, yanmış bir evin siyah beyaz fotoğrafı ve genç, çökmüş yüzlü bir Cemil’in resmi vardı. Bu haberin kendisiyle ne ilgisi olabilirdi?

O akşam, babası hastalandı. Ateşi çıktı, öksürük nöbetleri geçiriyordu. Can, ona ilaç verirken, babasının sayıklamalarını duydu. “Murat… Oğlum… Affet beni… Elif, çok zor oldu…” Bu isimler Can’ın kafasında yankılandı. Murat… Benim kuzenim. Neden babam onun ismini sayıklıyordu? Ve neden “oğlum” diyordu?

Can, ertesi gün soluğu halası Ayşe’nin yanında aldı. Murat’la ilgili bahane uydurarak, halasının eski fotoğraflarına bakmak istediğini söyledi. Ayşe, her zamanki zarif ama mesafeli tavrıyla, misafirperverliğini esirgemedi. Can, Ayşe’nin albümlerinde, çocukluklarına dair bolca fotoğraf buldu. Murat’ın bebeklik fotoğrafları, her karede gülümseyen, sağlıklı bir bebek… Ve sonra, dikkatini çeken bir fotoğraf oldu. Murat, yaklaşık bir yaşlarındaydı, Orhan amcasının kucağında, Ayşe halasının yanında. Ama arka planda… Arka planda, Can’ın babası Cemil ve annesi Elif de vardı. Cemil’in yüzü solgun, Elif’in gözleri şişmişti. Ama ikisinin de yüzünde, fotoğraftaki Ayşe ve Orhan’ın aksine, tarifsiz bir keder vardı. Bu, Ayşe ve Orhan’ın ilk çocuklarıyla çekilmiş mutlu bir aile fotoğrafıysa, Cemil ve Elif neden oradaydı ve neden bu kadar üzgün görünüyorlardı?

Can, o gece uyuyamadı. İçindeki ses, yılarca bastırdığı tüm şüpheleri gün yüzüne çıkarıyordu. Annesinin o hüzünlü bakışları, babasının kabusları, eksik fotoğraflar, o silik tarih… Her şey birbirine bağlanmaya başlamıştı.

Ertesi gün, Can, uzun zamandır konuşmadığı eski mahallelerinden, çocukluğunu anlatan, yaşlı komşuları Müzeyyen Teyze’yi ziyaret etti. Müzeyyen Teyze, Cemil ve Elif’i gençliklerinden beri tanırdı. Can’ın sorularına başta kaçamak cevaplar verse de, Can’ın ısrarı ve gözlerindeki derin acıyı görünce yumuşadı.

“Ah be Can’ım,” dedi yaşlı kadın, iç çekerek. “Senin ailen çok büyük acılar çekti. Bilmesen daha iyiydi belki… Ama saklanmak da nereye kadar?”

Müzeyyen Teyze’nin anlattıkları, Can’ın dünyasını alt üst etti. Cemil ve Elif, Can’ın doğumundan bir yıl önce, 1993’te, ilk bebeklerini kaybetmişlerdi. Yangın… Cemil’in dükkanı ve evleri yanmış, her şeyleri kül olmuştu. Borç içindeydiler. Elif, yangından kısa süre sonra bir bebek dünyaya getirmişti. Erkek bebek. Ama o bebek… “Onu Ayşe’ye verdiler,” dedi Müzeyyen Teyze fısıltıyla, gözleri dolu dolu. “Ayşe ve Orhan’ın hiç çocukları olmuyordu. Çok zenginlerdi, Cemil’in ablasıydı Ayşe. Cemil, o yangından sonra perişandı. Borçlar, çaresizlik… Bebeği onlara vermeleri karşılığında, onlar da Cemil’in tüm borçlarını ödediler, ona bu yeni şehre taşınması için bir miktar para verdiler. Yeni bir başlangıç yapmaları için. Hem Ayşe’nin de bir evladı olacaktı. Elif çok direndi ama Cemil onu ikna etti. ‘Bu bebek burada açlıktan ölecek, Elif. Belki Ayşe’nin yanında daha iyi bir hayatı olur,’ demişti. O bebek Murat’tı Can. Onu öldü diye herkese duyurdular, sonra da bu şehre taşındılar. Bir yıl sonra sen doğdun. Sanırım seni de o acının üzerine inşa ettiler oğlum…”

Müzeyyen Teyze’nin sesi uzaklaştıkça, Can’ın kulaklarında uğultular yükseliyordu. Murat… Benim kardeşim miydi? Benim anne babam, ilk çocuklarını mı vermişlerdi? Peki ya ben? Ben kimdim o zaman? O acının üzerine inşa edilmiş bir hayat… Bir yalan üzerine kurulmuş bir dünya.

Can, o gün annesiyle yüzleşti. Annesini, mutfakta, elinde bir bezle durmuş, boşluğa bakarken buldu. Can, elindeki eski gazete kupürünü ve Murat’ın bebeklik fotoğrafını annesinin önüne bıraktı. “Müzeyyen Teyze her şeyi anlattı,” dedi, sesi titreyerek.

Elif, önce dondu kaldı. Gözleri yavaşça Can’ın gözlerine çıktı. Uzun, acı dolu bir an. Sonra elindeki bezi yere düşürdü, elleriyle yüzünü kapattı ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bu, Can’ın annesini ilk kez böyle gördüğü an’dı. O kadar güçlü, o kadar ketum bildiği kadının içindeki fırtına, nihayet dışarı taşıyordu.

“Oğlum… Benim güzel oğlum…” diye fısıldadı Elif, ağlarken. “Bizi affet… Bizi bağışla. Çaresizdik Can’ım. O yangın… Her şeyimizi kaybetmiştik. Cemil, o zaman delirmiş gibiydi. Bebek doğduğunda… Murat çok narin doğmuştu. Cemil, onun o şartlarda yaşayamayacağını düşündü. Ayşe’nin çocuk özlemini biliyorduk. Bir can kurtarmak, yeni bir hayat kurmak için… Başka seçeneğimiz yoktu sanki. Ama o günden beri, her nefesimizde bir pişmanlık, bir acıyla yaşadık. Senin varlığın bizim için bir lütuftu. Seni bu yalanın üzerine büyüttük, seni korumak istedik. Acımızı sana yansıtmak istemedik. Ama hiçbir zaman unutmadık… Murat’ı hiç unutmadık.”

Elif’in sözleri, Can’ın içindeki tüm duvarları yıktı. Kızgınlık, öfke, hayal kırıklığı… Hepsi bir anda üzerine çöktü. Ama annesinin acısı, onunkinden çok daha derin, çok daha eskiydi. Can, annesine sarıldı. İki kırık ruh, o mutfağın ortasında, yılların birikmiş acısıyla titriyordu.

Cemil, o akşam eve geldiğinde, Can ve Elif’i kucaklaşmış, ağlarken buldu. Bir an durdu, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra Elif, Cemil’e bakarak, “Her şeyi biliyor Cemil,” dedi, sesi titrek.

Cemil’in omuzları çöktü. Gözleri yaşla doldu. “Oğlum…” diye fısıldadı, sesi boğuktu. “Beni affet. Seni bu yükle büyüttüğüm için affet. Ama o zaman… Hayatımı senin hayatına borçluyum, Elif. Ve Murat’ın hayatına da…”

Can, babasının elini tuttu. Bir nefes aldı. “Baba,” dedi. “Murat… O biliyor mu?”

Cemil başını iki yana salladı. “Hayır. Asla öğrenmemeliydi. Ayşe ve Orhan da kimseye söylemediler.”

Ertesi gün, Murat’ın nişan partisi vardı. Lüks bir otelde, şatafatlı bir kutlama. Can, annesi ve babasıyla birlikte oradaydı. Her zamanki gibi gülümseyen, kendine güvenli Murat’ı izledi. Oysa şimdi, ona baktığında bambaşka bir şey görüyordu. Kendi etinden, kendi kanından bir parça. Yıllar önce bir seçimle ondan koparılmış bir ruh.

Partinin en hararetli anında, Cemil, birdenbire fenalaştı. Yere yığıldı. Misafirler panik içinde toplandı. Ambulans çağrıldı. Can ve Elif, babalarının başında, korkuyla beklerken, Ayşe ve Orhan da koşarak yanlarına geldiler. Murat da telaşla kalabalığı yarıp babasının yanına ulaştı.

Cemil, gözlerini yavaşça açtı. Elif’in elini tuttu. Sonra bakışları Can’a döndü, ardından Murat’a. Sanki tüm gücünü son bir cümle için topluyordu.

“Oğullarım…” diye fısıldadı, sesi zar zor duyuluyordu. “Kardeşsiniz… Murat… Can… Siz ikiniz… benim evlatlarımsınız…”

Salonda buz gibi bir sessizlik oluştu. Herkesin bakışları Cemil’e, sonra Murat ve Can’a döndü. Ayşe’nin yüzü bembeyaz kesilmiş, Orhan’ın gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Murat, şok içinde babasına baktı. “Ne diyorsun baba?” diye fısıldadı. “Bu ne demek?”

Can, babasının elini sıktı. “Baba… Daha fazla konuşma…”

Ama Cemil kararlıydı. “Yılların yükü… Artık taşıyamıyorum. Affedin beni. Murat, sen… Ayşe ve Orhan seni çok sevdi. Ama sen… sen benim ilk göz ağrımsın. Can, sen benim… umudumsun.”

Murat’ın yüzündeki şaşkınlık, hızla bir öfkeye dönüştü. “Ne saçmalıyorsun sen, ihtiyar!” diye bağırdı, sesi tüm salonda yankılandı. “Benim babam Orhan! Annem de Ayşe! Bu ne demek şimdi?”

Ayşe, titrek bir sesle “Cemil, dur!” diye atıldı. “Yapma!”

Ama artık çok geçti. Sır perdesi parçalanmıştı. Yılların enkazı, o lüks salonun ortasına yığılmıştı. Murat, histerik bir gülüşle geri çekildi. “Bana mı diyorsun? Ben mi senin oğlunum? O zaman bunlar kim?” Parmaklarıyla Ayşe ve Orhan’ı işaret etti. Sonra Can’a baktı, gözlerinde tarifsiz bir nefret vardı. “Peki bu kim? Bu serseri mi benim kardeşim?”

Can’ın kalbi paramparça oldu. Babasının son çırpınışları, her şeyi mahvetmişti. Ama aynı zamanda, özgürleştirmişti de.

Ambulans sesleri dışarıdan duyulmaya başlandı. Cemil’in bilinci kapanıyordu. Can, babasının elini bırakmadı. Yanında ağlayan annesine baktı. Sonra karşısında, hayatı bir anda yıkılmış, öfke ve şaşkınlık arasında bocalayan Murat’a…

İki kardeş, aynı babanın çocukları, şimdi birbirine tamamen yabancı iki düşman gibi duruyorlardı. Yılların yalanı, bir çığ gibi üzerlerine inmiş, onları derin bir uçurumun kenarına sürüklemişti. Kökleri, toprağın altında on yıllarca saklı kalmış, şimdi acımasızca koparılmıştı. Gelecek, belirsizdi. Ama bir şey kesindi: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top