Yasak Aşk
Camdaki Çatlak
Masada her zaman olduğu gibi neşe vardı, ama Elif’in gözleri Cem’in eline, sonra Zeynep’in ona uzattığı tabağa takıldı ve o neşenin altında gizlenen çatlağı hissetti. Cumartesi akşamları ablası Zeynep ve eniştesi Cem’in evinde toplanmak, ailenin değişmez ritüeliydi. Zeytin ve peynir tabakları, renkli salata kaseleri, Zeynep’in özenle hazırladığı ana yemek… Her şey kusursuzdu. Tıpkı Zeynep’in hayatı gibi. Elif yirmi sekizindeydi, üniversiteyi bitirmiş, küçük bir reklam ajansında grafiker olarak çalışıyordu. Hayatı, ablasının düzenli ve parlak yörüngesinin çok uzağında, biraz dağınık ve belirsizdi.
Zeynep, dört yaş büyüktü ve çocukluğundan beri her şeyi daha önce, daha doğru yapmıştı. En iyi okulları bitirmiş, iyi bir işte çalışmış, otuzunda Cem gibi düzgün, başarılı, yakışıklı bir adamla evlenmişti. Şimdi beş yaşında dünya tatlısı bir oğlu, Kemal’i büyütüyorlardı. Elif, ablasını sever, onunla gurur duyardı. Ama son birkaç aydır bu sevgiye karışan, anlamlandıramadığı, içini kemiren bir duygu vardı. Bu duygu, Cem’e her baktığında, onunla her konuştuğunda büyüyor, Elif’in iç dünyasında sinsi bir gölge gibi yayılıyordu.
Cem gürültülü kahkahalarla annesinin anlattığı fıkraya gülerken, bakışları Elif’in bakışlarıyla kesişti. Sadece anlık bir andı, saniyenin onda biri kadar. Ama o an, Elif’in kalbi göğüs kafesinde deli gibi çarpmaya başladı. Cem gülümsedi, o sıcak, samimi gülümsemesiyle. Elif, gözlerini tabağına indirdi, yanaklarının kızardığını hissetti. Utanç… Ama sadece utanç mıydı? Yoksa o kısa bakışta, Cem’in de bir şeyler hissettiğine dair saçma, tehlikeli bir umut kırıntısı mı vardı?
Akşam yemeği bittiğinde Kemal çoktan uyumuş, masadaki yetişkin sohbeti televizyon karşısına taşınmıştı. Anneleri ve babaları, hafta sonu tatili için planlarını yaparken, Zeynep mutfakta çay demlemeye koyulmuştu. Elif tabağını mutfağa götürmek için kalktığında Cem de onunla geldi. “Yardım edeyim,” dedi, ses tonu her zamanki gibi nazikti.
Bulaşıkları makineye yerleştirirken, elleri defalarca birbirine değdi. Her temas, Elif için elektrik şoku gibiydi. Tıpkı liseli bir kız gibi titriyordu. Cem, bardakları rafa dizerken hafifçe omzuna çarptı. “Pardon,” dedi kısaca, ama gözleri Elif’in gözlerine kenetlendi. O bir an, zaman dondu. Zeynep’in mutfağa girmesiyle sihir bozuldu. “Ne o, ikiniz iş bölümü mü yaptınız?” diye şakayla karışık sordu. Elif’in boğazı kurumuştu. “Evet abla, Cem yardım ediyor,” diyebildi ancak.
O gece Elif uyuyamadı. Cem’in bakışları, omuz teması, yardım etme isteği… Hepsini zihninde defalarca tekrar etti. Bir şeyleri mi abartıyordu? O, Zeynep’in kocasıydı, ailesinin eniştesiydi. Bu düşünceler, beyninin içinde kırmızı alarm veriyor, utançtan kıvranmasına neden oluyordu. Ama kalbi, sanki kendi mantığından bağımsız bir varlıkmış gibi, Cem’in yakınlığını istiyordu.
Günler, haftaları kovaladı. Elif, kendini aile yemeklerinden ve Cem’le olan tüm gereksiz temaslardan uzak tutmaya çalıştı. Ancak kaçış yoktu. Zeynep, Elif’in en iyi arkadaşıydı ve sık sık onunla vakit geçirmek isterdi. Bazen, Zeynep’in işi çıktığında, Elif’ten Kemal’i okuldan almasını veya ona bakmasını rica ederdi. İşte bu anlarda, Elif’in en büyük sınavı başlıyordu.
Bir öğleden sonra, Zeynep’in rahatsızlanması üzerine Elif, Kemal’i okuldan almak için Cem’le birlikte yola çıktı. Arabada sessizlik vardı. Cem radyo kanallarını gezinirken, birden Elif’in dinlediği bir şarkı çalmaya başladı. “Ah, bu şarkı,” dedi Cem, “benim gençliğimden.” Elif gülümsedi. “Ben de çok severim.” Şarkı boyunca ikisi de mırıldandı, sözlere takıldı. O an, aralarındaki yaş farkı, Zeynep, tüm dünya silindi. Sadece ikisi ve o şarkı vardı.
Kemal’i aldıktan sonra, Cem, Elif’i evine bırakmak için direksiyonu çevirdi. Apartmanın önüne geldiklerinde, Elif inmek için kapı koluna uzandı. Cem’in sesi onu durdurdu. “Elif,” dedi, sesi her zamankinden farklı, daha derin, daha bir çekingendi. Elif ona döndü. “Bir şey söylemek istiyorum,” diye devam etti. “Bazen… seninle vakit geçirmek bana çok iyi geliyor.” Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Konuşamadı, sadece Cem’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde karmaşık duygular okuyordu: özlem, pişmanlık, bir arayış. Cem, Elif’in sessizliğini onay olarak mı aldı, yoksa kendi cesaretinden mi etkilendi bilinmez, elini uzattı ve Elif’in elini nazikçe avucuna aldı. Elif, elini çekmedi. Cem’in başparmağı, Elif’in elinin üzerinde yavaşça gezindi. “Sana iyi geliyorsa bana da iyi geliyor Cem,” diyebildi kısık bir sesle. Cem hafifçe gülümsedi, ama gülümsemesinde hüzün vardı. “Bu çok yanlış Elif, değil mi?” diye sordu, daha çok kendine sorar gibi. Elif cevap veremedi. Elini hafifçe sıktı ve arabadan indi. Kalbi paramparça olmuş, ama aynı zamanda daha önce hiç hissetmediği kadar canlıydı.
Bu olaydan sonra, aralarındaki gerilim elle tutulur hale geldi. Gizlice mesajlaşmalar, Zeynep’in olmadığı anlarda yapılan kısa telefon konuşmaları başladı. Bu, ikisi için de bir uyuşturucu gibiydi; yasak olanın heyecanı, yakalanma korkusuyla karışık bir tutku. Her buluşma, her bakış, içlerinde büyüyen bir suçluluk duygusuyla birlikte, bir uçuruma doğru sürüklenmelerine neden oluyordu.
Zeynep, başlangıçta bu durumu fark etmedi. Ablasıyla kocasının iyi anlaşması onu mutlu ediyordu. Ancak zamanla, küçük detaylar dikkatini çekmeye başladı. Cem’in eskisi gibi evde olmaması, geç saatlere kadar iş bahanesiyle dışarıda kalması. Elif’in de son zamanlarda durgunlaşması, gözlerinin altındaki morluklar, bazen dalgın halleri… Birkaç kez, Elif’in telefonunda Cem’den gelen bir bildirim gördü, ama bunu abla-enişte muhabbeti olarak yorumladı. Ta ki bir gece, Cem’in telefonunu şarj ederken bulana kadar.
Cem duş alırken, telefonundan peş peşe bildirimler geldi. Zeynep, normalde kocasının telefonunu karıştırmazdı, ama o an içinde tarifi imkansız bir huzursuzluk hissetti. Ekranda, Elif’ten gelen yeni bir mesaj vardı. Parmakları istemsizce ekrana dokundu, kilit açıldı. Mesajlar açıktı.
“Cem, seni çok özledim. Bu böyle ne kadar sürecek?”
Zeynep’in kalbi buz kesti. Nefesi daraldı. Mesaj geçmişine hızla göz gezdirdi. Uzun uzun yazışmalar, buluşma ayarlamaları, gizli kelimeler… “Cem’le beraberim” diye düşünürken bile, sanki yabancı bir dilde yazılmış gibi geliyordu her şey. Dünya başına yıkıldı. Yıllardır kurduğu, uğruna emek verdiği, sevgiyle ördüğü yuvası, en yakınındaki iki insan tarafından paramparça ediliyordu.
Cem banyodan çıktığında, Zeynep elindeki telefonla, yüzünde donuk bir ifadeyle onu bekliyordu. Cem, Zeynep’in yüzündeki ifadeyi görünce, her şeyin bittiğini anladı. “Zeynep…” diye fısıldadı. Zeynep, elindeki telefonu Cem’e uzattı. “Bu ne Cem?” Sesi buz gibiydi, titriyordu. Cem, elindeki havluyu düşürdü. Gözleri Zeynep’in gözlerine kenetlendi. Pişmanlık, korku, suçluluk… Hepsi yüzüne yansımıştı. “Açıkla bana Cem. Ablamla… benim canım ablamla mı? Nasıl yaparsın bunu?” Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, hıçkırıkları boğazına düğümlendi.
Ertesi gün, Zeynep’in aramasından sonra Elif soluğu ablasının evinde aldı. Zeynep’in yüzü kıpkırmızıydı, gözleri kan çanağına dönmüştü. Elif, daha odaya adımını atar atmaz, her şeyi anladı. Cem ortada yoktu, muhtemelen kaçmıştı. “Abla… Ben…” diyebildi sadece. Zeynep’in sesi titriyordu. “Sen mi? Sen ne Elif? Benim kocamla? Benim kız kardeşimsin sen! Nasıl bakabildin yüzüme? Nasıl?! Evimize nasıl gelebildin, Kemal’i nasıl sevebildin?”
Zeynep’in her kelimesi, Elif’in kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Savunacak hiçbir şeyi yoktu. Utançtan yerin dibine girmek istedi. “Ben… çok pişmanım abla. Ben hata yaptım. Çok büyük bir hata.” Zeynep acıyla gülümsedi. “Hata mı? Bu hata değil Elif, bu ihanet. İki taraflı bir ihanet.”
O gün, üç hayat da paramparça oldu. Zeynep, Cem’i evden kovdu. Boşanma süreci sancılı ve zorlu geçti. Aile, bu yıkımın altında ezildi. Anne ve babaları, kızları arasında kalmanın acısıyla kahroldu. Elif, kendisini bir daha ablasının karşısına çıkmaya cesaret edemedi. İşini bıraktı, farklı bir şehre taşındı. Cem ise, her şeyi kaybetmenin ağırlığı altında ezildi.
Aradan iki yıl geçti. Elif, küçük bir sahil kasabasında, tek başına, izole bir hayat kurmaya çalışıyordu. Sanat kurslarına gidiyor, denize bakarak saatler geçiriyordu. Kalbi hala Cem için atıyor muydu? Bilmiyordu. Aşk mıydı yaşadıkları, yoksa yasak bir arzu, bir kaçış mı? Sadece vicdan azabının onu her gün yiyip bitirdiğini biliyordu.
Bir gün, kasabanın ana caddesinde yürürken, uzaktan tanıdık bir siluet gördü. Kalbi durdu. Cem’di. Saçları biraz daha beyazlamış, omuzları çökmüş, eskisi kadar canlı görünmüyordu. Elif’i fark etmedi, bir kafenin önünden geçip gitti. Elif, bir ağacın arkasına saklandı, onu izledi. Cem, yalnızdı. O cafede tek başına oturup, önüne getirilen çay bardağına dalgın dalgın bakıyordu. Bir zamanlar Elif’in hayatının en parlak, en tehlikeli yıldızı olan adam, şimdi kaybolmuş, sönmüş bir ışık gibiydi.
Elif, yanına gitmeyi düşündü. Bir an için, “Nasılsın?” demek, her şeyi anlatmak, belki de o tehlikeli kıvılcımı yeniden yakmak istedi. Ama sonra Zeynep’in kırık kalbi, Kemal’in masum yüzü gözlerinin önüne geldi. O camdaki çatlak, kapanmamıştı. Sadece üzerini örten bir perde çekilmişti. Ve Elif, o perdeyi bir kez daha aralamaya cesaret edemedi.
Dönüp arkasını yavaşça uzaklaştı. Cem onu fark etmemişti. Elif, şimdi taşıdığı yükün sadece kendi suçu olmadığını, Cem’in de o yükü taşıdığını görmüştü. Yaptıkları, sadece ablasının değil, kendi hayatlarının da üzerinden geçmişti. O yasak aşk, ikisine de özgürlük değil, sadece yeni bir kafes getirmişti. Ve Elif, o kafesten kurtulmanın tek yolunun, o acı dolu gerçeği kabullenmek olduğunu biliyordu: Bazı aşklar, ne kadar yoğun olursa olsun, sadece gölgelerde yaşamalıydı. Güneşe çıktıklarında, her şeyi yakıp kül ederlerdi.
