aile draması
Cam Küre
Elif, sabahları aynada gördüğü kadını her zaman tanırdı. Kırklı yaşlarının başında, bakımlı, başarılı bir mimar. Üzerinde hafifçe bol duran, kaliteli kumaşlardan yapılmış giysiler. Uzun zamandır aynı kuaförün şekil verdiği, omuzlarına dökülen koyu renk saçlar. Gözlerinin kenarındaki ince çizgiler, zamanın ve uykusuz gecelerin değil, daha çok içsel bir yorgunluğun izleriydi. On iki yıldır Levent’le evliydi. Levent, başarılı bir iş adamıydı, şehirdeki en prestijli sitelerden birinde, kendi tasarımları olan modern ve minimalist bir evde yaşıyorlardı. Her şey olması gerektiği gibiydi, hatta fazlasıyla… Her şey bir cam kürenin içinde gibiydi; pürüzsüz, kusursuz ve dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandırıcı, ama içeriden nefes alması güç.
O sabah, kahve kokusu salonu sarmışken Levent gazetesinin arkasından “Bugün akşama Canan ve Uğur yemeğe geliyor, unutma,” dedi. Sesi her zamanki gibi emindi, sanki Elif’in unutması gibi bir ihtimal yoktu. “Unutmadım, Levent,” dedi Elif, dudaklarında ince bir gülümsemeyle. Bu, onun otomatik cevabıydı. Levent, Elif’in mükemmel ev sahibesi rolünü ne kadar iyi oynadığını biliyordu ve bu onu gururlandırırdı. Birlikte kurdukları bu hayat, Levent’in başarılarını sergileyen bir vitrin, Elif ise o vitrinin en değerli parçasıydı. Oysa Elif, bazen cam kürenin şeffaf duvarlarına çarparak dağılmaktan korkardı, bazen de sadece dağılmayı arzulardı.
Proje, tam da Elif’in hayatındaki bu monotonluğun tavan yaptığı bir dönemde gelmişti. Şehrin en büyük inşaat firmalarından birinin amiral gemisi olacak, ultra lüks bir konut projesi. Elif’in ofisi, projenin iç mimari ve peyzaj tasarımından sorumluydu. Proje, yoğun tempoyu ve yaratıcılığı vaat ediyordu. Ama daha da önemlisi, projeye görsel kimlik kazandıracak olan freelance grafik tasarımcı Burak’tı.
İlk toplantıda Elif, Burak’ı gördüğünde hafifçe şaşırmıştı. Gençti, otuzlarının başında olmalıydı. Dağınık, kıvırcık saçları, özenilmemiş ama tarz sahibi kıyafetleri ve masanın üzerinde duran eskiz defteriyle odadaki herkesle tezat oluşturuyordu. Levent’in iş çevresinden alıştığı takım elbiseli, ciddi yüzlü adamlardan çok farklıydı. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu, sanki dünyadaki her şey onu şaşırtmaya devam ediyormuş gibi.
“Ben Burak,” dedi, Elif’in elini sıkarken. Elif’in adını biliyordu, belliydi. Elif’in avucunda hissettiği sıcaklık, uzun zamandır dokunmadığı bir ateşi uyandırmış gibiydi.
İş ilerledikçe, Elif ve Burak daha fazla zaman geçirmeye başladılar. Birlikte konseptler üzerinde çalıştılar, gece geç saatlere kadar ofiste kaldılar, bazen de şehrin farklı yerlerinde ilham aramak için dolaştılar. Burak, Elif’in tasarımlarına taze bir soluk getiriyor, Elif’in yıllardır görmediği detayları, duyumsamadığı renkleri ona yeniden hatırlatıyordu. Elif’in çizdiği modern binaların sert hatlarını, Burak’ın tasarladığı logolar ve görseller yumuşatıyor, onlara ruh katıyordu.
Bir akşam, ofiste yine yalnız kalmışlardı. Pencereden şehrin ışıkları süzülüyordu. Elif, bilgisayar başında bir detayı incelerken, Burak arkasındaki koltukta oturmuş, bir şeyler çiziyordu. Ortamda sessizlik vardı, ama bu sessizlik Elif’e hiç de rahatsız edici gelmiyordu. Aksine, tanıdık bir huzur hissi veriyordu.
“Elif Hanım,” dedi Burak ansızın, “Siz hiç sıkılmaz mısınız?”
Elif döndü, kaşları çatılmıştı. “Neyden sıkılır mıyım, Burak?”
“Her şeyden,” dedi Burak, eskiz defterini kapatırken. “Bu düzenli hayattan, bu kusursuz mimariden, bu hep aynı görünen şehirden… Bazen her şeyi bırakıp gitmek istemez misiniz?”
Elif, şaşkınlıkla baktı ona. Levent’le on iki yıldır evliydi, on iki yıldır bu tür sorularla karşılaşmamıştı. Levent’in dünyasında “sıkılmak” diye bir kavram yoktu. Her şey planlı, programlı ve olması gerektiği gibiydi.
“Nereye gideyim?” diye sordu, sesi kısık çıkmıştı.
Burak gülümsedi. “Bilmem. Belki hiçbir yere. Belki sadece farklı bir yere. Farklı bir kendinize.”
O gece, Elif eve döndüğünde, Levent uyuyordu. Elif, yatağa yattı ama uyuyamadı. Burak’ın sorusu zihninde yankılanıp duruyordu. Farklı bir kendine… Elif’in farklı bir kendisi var mıydı?
Haftalar geçtikçe, Elif ve Burak arasındaki bağ daha da güçlendi. Artık resmiyet, yerini doğal bir arkadaşlığa, hatta daha fazlasına bırakmıştı. Elif, Burak’ın yanında kendini bambaşka bir kadın gibi hissediyordu. Yıllardır üzerine sinmiş o ağır, ciddi katmanlar birer birer soyuluyordu. Burak, onun esprilerine kahkahalarla gülüyor, tasarımlarındaki en ince detayları fark ediyor, hatta çocukluğundan kalma, kimseye anlatmadığı anılarını dinlerken gözlerinin içine sevgiyle bakıyordu. Levent’in ona son ne zaman bu kadar içten baktığını hatırlamıyordu bile. Levent, ona olan sevgisini daha çok banka hesabındaki sayılarla, yeni alınan arabayla ya da sosyal statüyle gösterirdi.
Bir cuma akşamı, proje son teslim tarihine yaklaşıyordu. Ofiste yine sadece Elif ve Burak kalmıştı. Şehrin üzerini kaplayan sağanak yağmur, ofisin büyük camlarından içeri vuruyor, odayı loş ve samimi bir ışıkla dolduruyordu. İkisi de yorgundu, ama konuşmaktan, birbirlerini dinlemekten vazgeçemiyorlardı.
“Çok yoruldunuz Elif Hanım,” dedi Burak, Elif’in masasına doğru yürürken. Elif, arkasını dönüp ona baktı. Burak’ın gözlerinde o bildiği ışıltı vardı, ama bu sefer daha yoğun, daha derin bir şey saklıydı.
“Elif,” dedi Burak, “Sadece Elif deyin. Zaten benim yanımda Elif Hanım değilsiniz ki.”
Elif gülümsedi, kalbi göğsünde hızla çarpıyordu. “Senin yanında kimim peki, Burak?”
Burak, yavaşça Elif’e doğru eğildi. Gözleri, Elif’in gözlerine kilitlenmişti. Odadaki tek ses, yağmurun cama vuran ritmiydi. “Benim yanımda, Elif,” dedi fısıltıyla, “Kendin olmaya cesaret eden o kadınsın. O canlı, neşeli, hırslı, tutkulu kadın.”
Elif, nefesinin kesildiğini hissetti. Burak’ın parmakları, Elif’in omzuna hafifçe dokundu. Bu dokunuş, tüm vücudunda bir yangın başlatmıştı. Uzun zaman sonra ilk kez, bir adamın dokunuşu onu titretmişti. Başını hafifçe yukarı kaldırdı, Burak’ın dudakları yavaşça Elif’inkilere değdi. Öpüşleri, uzun zamandır Elif’in içinde birikmiş, bastırılmış tüm duyguları açığa çıkaran bir fırtınanın başlangıcıydı. Dudağının tuzlu tadı, hissettiği yoğun arzu ve suçluluk duygusuyla birleşip Elif’in zihninde kaosu yaratıyordu. Ama bu kaos, ona uzun zamandır yaşamadığı bir canlılık hissi veriyordu. O an, o cam küre çatlamaya başlamıştı.
Bu öpüş, birçok öpüşü daha beraberinde getirdi. Gizli buluşmalar, ofiste kimsenin olmadığı zamanlarda çalınan anlar, şehrin kalabalığında kaybolmaya çalıştıkları kahve dükkanları. Her bir buluşma, Elif’in içindeki boşluğu dolduruyor, ama aynı zamanda yeni bir boşluk, yeni bir korku yaratıyordu. Levent’e karşı duyduğu suçluluk, her geçen gün büyüyordu. Yalanlar, Elif’in hayatının bir parçası haline gelmişti. Levent’in “bugün yine geç mi geleceksin?” sorularına uydurduğu bahaneler, Elif’in ruhunu kemiriyordu.
Bir akşam yemeğinde, Levent’in yakın arkadaşları, Canan ve Uğur ile oturmuşlardı. Konu iş hayatına gelince, Levent her zamanki gibi Elif’in projelerinden bahsetmeye başladı. “Elif’in yeni projesi harika gidiyor. Özellikle o genç grafik tasarımcıyla çok iyi anlaştılar. Bayağı vakit harcıyorlar, değil mi Elif?” dedi, gülümseyerek. Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Gülümsedi, başını salladı. “Evet, Burak çok yetenekli,” dedi, sesi titrek çıkmıştı. Canan, Elif’e dikkatle bakıyordu. Elif, Canan’ın her şeyi anladığını düşünüyordu. O an, cam kürenin çatlakları iyice büyüdü, ve Elif kürenin içine hapsolmuş gibi hissetti.
Elif, evdeki duvarların onu üzerine geldiğini hissetmeye başlamıştı. Levent’le birlikte olduğu her an, Burak’la geçirdiği gizli anları aklına geliyor, utanç ve arzu arasında gidip geliyordu. Bu ikili hayat, Elif’i tüketiyordu. Bir gece, Burak’la bir parkta buluştular. Hava soğuktu, bankta yan yana oturmuş, birbirlerine sarılmışlardı.
“Böyle devam edemeyiz, Burak,” dedi Elif, sesi buz gibiydi.
Burak, Elif’i kendine daha sıkı çekti. “Neden Elif? Bu bize zarar vermiyor ki.”
“Bize değil belki. Ama bana veriyor. Her an bir yalanın içindeymişim gibi hissediyorum. Levent’e haksızlık ediyorum.”
Burak’ın yüzündeki gülümseme solmuştu. “Onun seni mutlu etmediğini biliyorsun, Elif. Benimle olduğun zamanlardaki senle, onun yanındaki sen aynı değil.”
Elif, başını Burak’ın omzuna yasladı. Gözleri dolmuştu. Burak haklıydı. Ama Levent’e duyduğu bağlılık, yılların getirdiği alışkanlıklar ve en önemlisi, kurduğu bu düzeni kaybetme korkusu, Elif’i felç ediyordu. “Biliyorum. Ama…”
“Ama ne, Elif? Bir hayat kurdun ve şimdi onu bırakmaktan mı korkuyorsun? Benimle olmaktan mı korkuyorsun?”
Elif, derin bir nefes aldı. “Ben her şeyimi kaybetmekten korkuyorum Burak. Seninle bambaşka bir hayata adım atmak, her şeyi geride bırakmak… Buna cesaretim var mı bilmiyorum.”
Ertesi gün, Elif ofiste Burak’la karşılaştığında, aralarında gergin bir sessizlik vardı. Sanki bir önceki geceki konuşmaları hala havada asılı duruyordu. Proje neredeyse bitmek üzereydi, ama Elif’in içi rahattı. Ya da öyle sanıyordu. Proje tamamlandığında Burak’ın hayatından çıkacağını bilmek, Elif’i hem rahatlatıyor hem de kalbini acıtıyordu. Bu çelişkiyle yaşamak zordu.
Fakat kaderin Elif için başka planları vardı. Bir cuma akşamı, Levent’in iş yemeği vardı. Elif’in gitmesine gerek yoktu. Evde tek başınaydı. Hava yağmurlu ve kasvetliydi. Tam o sırada telefon çaldı. Levent’in asistanıydı. Sesi telaşlıydı. “Elif Hanım, Levent Bey… kalp krizi geçirdi. Hastanedeyiz.”
Elif, beyninden vurulmuşa döndü. Vücudunda bir uyuşma hissetti. Levent. Kalp krizi. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Koşarak arabasına atladı, hastaneye gitti.
Koridor, acı ve endişe kokuyordu. Levent’in annesi ve babası oradaydı, gözleri ağlamaktan şişmişti. Elif, Levent’in annesine sarılırken, içinde tuhaf bir boşluk hissetti. Bu, beklenen keder miydi, yoksa başka bir şey mi? Saatler süren bekleyişin ardından doktor çıktı. Yüzü yorgundu. “Maalesef… Tüm müdahalelere rağmen, Levent Bey’i kurtaramadık.”
Elif’in dünyası o an tamamen durdu. Cam küre kırıldı, milyonlarca parçaya ayrıldı. Ama şaşırtıcı bir şekilde, Elif’in beklediği yıkım gelmedi. İçinde bir boşluk vardı, evet, bir acı vardı, ama bununla birlikte, uzun zamandır hissetmediği garip bir hafiflik de hissetti. Levent gitmişti. Onunla birlikte, suçluluğu, yalanları, cam kürenin ağırlığı da gitmişti.
Cenaze, şehirdeki önemli isimlerin katılımıyla oldukça kalabalıktı. Elif, o gün bir makine gibiydi. Herkese teşekkür etti, taziyeleri kabul etti, ağlayanlara sarıldı. Ama gözlerinden tek bir damla yaş gelmedi. Cenazenin sonuna doğru, kalabalığın arasında tanıdık bir silüet gördü. Burak. Siyahlar içindeydi, yüzünde derin bir üzüntü vardı. Elif’e baktı, gözlerinde hem keder hem de bir soru işareti vardı. Elif, ona başını hafifçe salladı, sessiz bir teşekkür gibi. Burak’ın gelmesi, Elif’e beklenmedik bir güç vermişti.
Yas süreci Elif için bir hesaplaşma dönemi oldu. Levent’in yokluğu, Elif’in hayatında devasa bir boşluk bırakmıştı, ama aynı zamanda ona düşünmek için eşsiz bir alan açmıştı. Artık cam kürenin içinde değildi. Özgürdü. Ama bu özgürlük, korkutucuydu da. Burak’ı aradı. Buluştular. Elif ona her şeyi anlattı, içindeki tüm çelişkileri, korkularını, Levent’e karşı duyduğu hissizliği. Burak onu dinledi, elini sıkıca tuttu.
“Biliyorum Elif,” dedi, “senin hislerini anlıyorum.”
Birkaç ay sonra, Elif büyük bir karar verdi. Levent’ten kalan mirası yönetmek, onun işlerini sürdürmek yerine, kendi mimarlık ofisinin bir şubesini açmaya karar verdi. Hem de şehrin kalabalığından uzakta, Ege’de küçük bir kasabada. Kendi hayallerine, kendi istediği gibi bir hayata doğru atılan ilk adımdı bu.
Burak, bu kararı duyduğunda ilk başta şaşırdı, sonra gülümsedi. “Bu seninkine benziyor, Elif,” dedi. “Cesur ve sana ait.”
“Peki ya sen, Burak?” diye sordu Elif, gözlerinin içine bakarak.
Burak, Elif’in elini tuttu. “Ben her zaman buradayım, Elif. İstediğin zaman, istediğin yerde. Ama sen önce kendini bulmalısın. Benim yüzümden değil, kendi istediğin için.”
Elif, Ege’ye taşındı. Denizin kokusu, zeytin ağaçlarının yeşili, küçük kasabanın dinginliği ona iyi geliyordu. Kendi ofisini açtı, çok daha küçük, çok daha mütevazıydı, ama her köşesi onun ruhunu yansıtıyordu. Burak, onu birkaç kez ziyaret etti. Birlikte deniz kenarında yürüdüler, kasabayı keşfettiler, geçmişi değil, geleceği konuştular. Aralarındaki çekim hala güçlüydü, ama artık acele etmiyorlardı. Elif, önce kendini iyileştirmeli, kim olduğunu gerçekten anlamalıydı. Levent’in gölgesinden, toplumun beklentilerinden, hatta Burak’ın onda uyandırdığı o tutkulu kadından bile bağımsız bir Elif olmalıydı.
Bir akşamüzeri, ofisinin verandasında oturmuş, gün batımını izliyordu. Elinde bir eskiz defteri vardı, yıllardır unuttuğu bir alışkanlıktı bu. Bir kadının siluetini çiziyordu. Yüzünde hem hüzün hem de güçlü bir kararlılık vardı. Saçları rüzgarda dalgalanıyordu. Elif, çizdiği kadının gözlerine baktı. O gözlerde artık bir cam kürenin yansıması yoktu. Özgürlüğün, acının ve yeni başlangıçların izleri vardı. Bu kadın, artık aynada gördüğü, ama tanımadığı bir yabancı değildi. Bu kadın, kendisiydi. Ve Elif, ilk defa gerçekten yaşadığını hissediyordu. Burak bir fırtınaydı, gelip Elif’in cam küresini parçalamıştı, ama Elif o fırtınanın enkazından kendi elleriyle yeni bir dünya inşa ediyordu. Ve bu dünya, sadece ve sadece ona aitti.
