Aile Dramı
Çiğdem Kokusu
Ayşe, sabahın ilk ışıklarıyla uyanan bir çiğdem gibiydi; narin, mütevazı ve çoğu zaman kimsenin fark etmediği bir güzellikte. Otuz sekiz yaşındaydı, ne evlenmiş ne de şehirden ayrılmıştı. Kasabanın eski taş sokaklarından birinde, annesinden kalma küçük, şirin bir kitapçı-kafe işletiyordu. Raflar eski kitap kokusuyla, havadaki kahve kokusuyla, Ayşe’nin zaman zaman çiziktirdiği karakalem eskizlerinin de yayıldığı bir sessizlikle doluydu. Pencerenin kenarındaki saksılardan sarkan sarmaşıklar, içerideki huzurlu karmaşayı dışarıya taşırdı sanki. Oysa Ayşe’nin iç dünyası, çoğu zaman, bu sakinliğin tam tersiydi; fırtınalı bir denizde demir atmaya çalışan bir gemi gibi, dalgalarla boğuşurdu.
Annesi Zeynep Hanım’ın sesi, telefonun ahizesinden taşarak Ayşe’nin kitapçıdaki sessizliğini bozduğunda, Ayşe’nin kalbinde tanıdık bir sızı peyda oldu. “Elif geliyor kızım! Hem de müjdeli bir haberle! Hamileymiş!” Zeynep Hanım’ın sesi, Elif’in her başarısını müjdeleyen davulların gürültüsü gibiydi Ayşe için. Elif, yani Ayşe’nin kız kardeşi, ailelerinin gururuydu. Büyük şehirde başarılı bir mimar, şık, sosyal, her zaman parlayan. Ayşe, Elif’in fotoğrafına baktı, çerçevedeki gülümsemesi kasabaya bile ulaşacak kadar aydınlıktı. Kendi yansımasına baktı sonra, yorgun, biraz silik. “Çok sevindim anne, ne güzel bir haber,” dedi, kelimeleri boğazında düğümlenirken. Zeynep Hanım’ın cevabı gecikmedi. “Sen de artık kendine bak Ayşe. Elif ne güzel kurdu düzenini, sen de geç kalma.” Bu sözler, Ayşe’nin ruhunda derin bir yankı uyandırdı. Geç kalmak… Sanki tüm hayatı, bir tren istasyonunda beklemiş bir yolcu gibiydi.
Elif’in geleceği haberiyle kasabanın küçük evi bir anda şenlendi. Zeynep Hanım, günlerdir temizlik yapıyor, yemekler pişiriyor, her köşeyi Elif’in zevkine uygun hale getirmeye çalışıyordu. Ayşe de yardım ediyordu elbette, sessizce, kendi içindeki fırtınayı kimseye belli etmeden. Elif’in dönüşü, Ayşe’nin geçmişine yaptığı bir yolculuktu sanki. Yıllar önceye, 18 yaşına döndü zihni.
O zamanlar, Ayşe’nin elinde bir mektup, kalbinde ise kocaman bir hayal vardı. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden kabul mektubu. Genç, hevesli, yetenekli Ayşe, renklerin ve formların dünyasında kaybolmayı hayal ediyordu. Parmakları, kağıda dokunduğunda sanki canlanan bir ruha sahipti. Evlerinin küçük bahçesindeki her çiçeği, her ağacı, her gölgeyi çizerek büyümüştü. Ama tam o sıralarda, 16 yaşındaki Elif bir çıkmazdaydı. Okulda başarısız, arkadaş çevresi kötü, geleceksiz ve ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Gözlerindeki umutsuzluk, Ayşe’nin kalbini derinden sızlatmıştı. Bir gece, Elif, Ayşe’nin eskiz defterlerini bulmuş, hayranlıkla sayfaları çevirmişti. “Keşke benim de senin gibi bir yeteneğim olsaydı Ayşe abla,” demişti, sesi titreyerek. “Ben ne yapacağım bilmiyorum ki.”
Ailenin maddi durumu iki kardeşin de hayallerini aynı anda gerçekleştirebilecek kadar iyi değildi. Babası Mehmet Bey, tarlalarından gelen azıcık geliriyle ancak geçinebiliyorlardı. İstanbul’da bir öğrencinin masrafı, Elif’in o anki çıkmazından daha büyük bir yük olacaktı. İşte o an, Ayşe’nin içinde bir karar filizlendi, sessiz ve kimseye duyurmadığı bir fedakârlık. Akademiyi ertelemeye karar verdi. Anne babasına, “Şehre gitmek bana göre değil, ben kasabada kalıp buradaki dükkanı işletirim,” dedi. Yalan söylemek zordu ama Elif’in gözlerindeki çaresizliği görmüşken, bu yalanı söylemeye mecbur hissetti. Bir ay sonra, Elif’e bir yaz kampı bursu ayarladığını söyledi. Aslında kendi biriktirdiği para ve kasabada güvendiği bir esnaftan aldığı küçük bir borçla Elif’i İstanbul’daki prestijli bir mimarlık kampına göndermişti. Aileye, bu borcu “ufak bir iş yatırımı” olarak açıklayacak, sonra da “iş batınca” sessizce ödeyecekti. Elif’in gözleri o kamptan sonra parlamıştı. Mimarlık, onun tutkusu olmuştu. Ayşe ise o zamandan beri, kendi tutkusunu rafa kaldırmış, kitapçı-kafeyi işleterek sakin bir hayat sürüyordu. Borç yıllar içinde ağır aksak ödendi, ama tamamen bitmemişti.
Elif, nihayet ışık saçan bir yıldız gibi kasabaya adım attığında, Ayşe’nin içindeki fırtına daha da şiddetlendi. Elif, hamileliğin verdiği ışıltıyla daha da güzelleşmişti. Kucaklaşma anında Ayşe’nin burnuna Elif’in pahalı parfümü ve hafif bir bebek kokusu geldi. “Ablacığım, özlemişim!” dedi Elif, samimi bir sesle. Ayşe’nin dudaklarında zoraki bir gülümseme belirdi. Akşam yemeğinde, Elif kariyerindeki son projelerini, yeni evlerinin dekorasyon planlarını, İstanbul’daki sosyal hayatını anlattı. Zeynep Hanım gururla dinlerken, Mehmet Bey başını sallayarak onayladı. Ayşe ise çayını yudumluyor, başını sallıyor, içindeki boşluğu kimseye göstermemeye çalışıyordu.
“Ayşe abla, bebeğin odasını dekore etmemde bana yardım etmelisin,” dedi Elif, bir ara. “Senin o ince zevkin, el becerin bambaşka. Hem belki İstanbul’a gelirsin, orada kendine de bir sanat atölyesi falan açarsın. Hiçbir şeye geç kalmış sayılmazsın!” Bu sözler, Elif’in masumiyetinden geliyordu ama Ayşe’nin ruhunda bir hançer gibi parladı. “Ah, Elif,” diye düşündü, “Sen anlamazsın.”
O gece, Ayşe’nin uykusu kaçtı. Kitapçının arka odasındaki eski sandığın kapağını kaldırdı. İçinden sararmış bir zarf ve yıpranmış bir eskiz defteri çıkardı. Zarftaki mühürlü kağıtta, adı yazılıydı: “İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Resim Bölümü, Kabul Edilmiştir.” Tarih, 20 yıl öncesiydi. Eskiz defterini açtı. İlk sayfalarda gençliğinin umutları, hayalleri, fırçasının her darbesiyle canlanan renkler vardı. Sonraki sayfalarda ise, Elif’in çocukluk portreleri, kasabanın manzaraları, ama renkleri solmuş, çizgileri yorgun. Kendi elleriyle çizdiği son sayfalara baktı; bunlar, son yıllarda, gizlice, kafenin arka masasında karaladığı çizimlerdi. İçlerinde bir özlem, bir pişmanlık ve bir bitkinlik vardı.
Kitapçı-kafe de son zamanlarda iyi gitmiyordu. Müşteri sayısı azalmıştı, maliyetler artıyordu. Ve o eski borç… O hafta, Ayşe’nin o borcu aldığı eski esnafın yeğeninden bir mektup geldi. Borcun vadesi gelmişti ve ödenmesi gerekiyordu. Küçük bir miktardı, ama Ayşe’nin şu anki geliriyle ödemesi çok zordu. Birikimi yoktu, dükkan da kâr etmiyordu. Sıkıntı, omuzlarına ağır bir yük gibi çökmüştü.
Parti günü gelip çatmıştı. Zeynep Hanım, bahçeyi rengarenk balonlarla süslemiş, masaya envai çeşit yiyecek dizmişti. Elif ve kocası Ali, heyecanla misafirleri karşılıyordu. Herkes mutluydu, Ayşe hariç. Bir köşede, kalabalığı izlerken, eski eskiz defteri elinden kayıp, yere düştü. Kimse fark etmedi. Misafirlerden biri, Elif’e bir hediye verirken, yanlışlıkla defteri ayağıyla itti. Elif, eğilip hediyeyi alırken, eskiz defterine çarptı. Merakla eline aldı. “Abla, bu senin eski defterin mi?” diye sordu. Ayşe’nin kalbi ağzına geldi. “Evet, eski bir şey,” diye geçiştirmeye çalıştı. Elif, sayfaları çevirmeye başladı. İlk başta Ayşe’nin çocukluk çizimleri, sonra kasabanın portreleri… Ve sonra, o sayfa geldi. En yetenekli, en canlı çizimlerin olduğu sayfa. Ve hemen altındaki İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden gelen o kabul mektubunun köşesi. Elif’in yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Mektubu çıkardı, gözleri yazıyı takip etti. Tarih… Kendi mimarlık kampına gittiği yılla aynıydı. Elif’in zihninde şimşekler çaktı. Ayşe’nin o zamanlardaki “iş yatırımı” hikayesi… Kendi mimarlık aşkının başladığı yaz kampı… Paranın kaynağı… Her şey bir anda birleşti. Gözleri doldu.
Parti bittikten sonra, herkes evden ayrılırken, Elif sessizce Ayşe’nin yanına oturdu. Elinde hala eskiz defteri ve o mektup vardı. “Abla,” dedi, sesi zar zor çıkıyordu. “Bu… Bu neden?” Ayşe, bir an sustu. Yıllardır içinde sakladığı, üzerine koca bir hayat inşa ettiği sırrı artık gizleyemeyecekti. Derin bir nefes aldı. “Birimiz kanat çırpmalıydı, Elif,” dedi, gözleri uzaklara dalarken. “Senin rüzgarın daha güçlüydü o zaman. Sen daha çok ihtiyacın olan taraftaydın.” Ayşe’nin sesi kısıktı, ama kelimeleri bir bıçak gibi keskin, bir o kadar da nazikti. “Benim için en büyük sanat, senin hayatının çiçek açtığını görmekti.”
Elif’in gözlerinden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. “Ben… ben bilmiyordum abla. Hiçbir zaman… Ben hep… Hep kendimi en şanslı sanırdım. Senin hayatına bakınca… Sana haksızlık etmişim, ben ne kadar bencilim.” Hıçkırıkları bütün odayı doldurdu. Ayşe, uzanıp kız kardeşinin saçlarını okşadı. “Hayır, Elif’im. Asla. Sen benim gururum oldun. Bencillik değil bu, hayatın akışı. Pişman değilim. Senin mutluluğun benim sanatımdı, Elif.” Bu sözler, Ayşe’nin kendi yarasına tuz basmak gibiydi, ama Elif’in acısını dindirmek için söylenmişti.
Birkaç gün sonra, Elif ile Ayşe uzun uzun konuştular. Elif, Ayşe’nin o borcunu ödemeyi teklif etti. Ayşe ilk başta kabul etmek istemedi, ama Elif ısrar etti. “Bu benim için de bir başlangıç abla. Senin için ne kadar geç kaldığımı düşünemiyorum. Ama şimdi, en azından… Şimdi sana yardım edebilirim.” Ama Elif’in yaptığı sadece bu olmadı. İstanbul’a döndüğünde, mimarlık fakültesindeki eski hocalarından biriyle, aynı zamanda bir sanat galerisi sahibi olan arkadaşıyla Ayşe’nin eski çizimlerini paylaştı. Hocası, Ayşe’nin yeteneğine hayran kaldı.
Ayşe, kasabadaki kitapçı-kafesinde yine sabahın erken saatlerinde uyanan bir çiğdem gibiydi. Ancak bu kez, üzerinde ince bir çiy tabakası, yeni bir başlangıcın umudunu taşıyordu. O eski borç ödenmişti. Elif, kendi bebeğinin odası için özel bir siparişle Ayşe’den tablolar istemişti. Ayşe, Elif’in gönderdiği tuval ve boyalarla, yıllar sonra ilk kez büyük bir heyecanla çalışmaya başlamıştı. Çiçekler, kasabanın sokakları, güneşin batışı, Elif’in yeni doğacak bebeğinin yüzü… Fırçası, sanki yılların özlemini akıtırcasına tuvalde dans ediyordu. Bir İstanbul galerisinden küçük bir karma sergi daveti bile almıştı. Belki de küçük bir adım, ama Ayşe için o adımlar, yeniden kanat çırpmak demekti. Sessiz fedakarlığı, kimsenin alkışlamadığı bir melodinin notaları gibiydi, ama artık kendi içinde bir senfoniye dönüşüyordu. Ayşe, pencerenin önündeki saksılarda açan çiğdemlere baktı. Onlar da baharın gelmesini, sessizce beklemişlerdi. Şimdi ise, güneşle buluşma zamanıydı. Ayşe gülümsedi. Kendi zamanı gelmişti.
