Aile dramı

Taş Duvarlar ve Açan Çiçekler

10 dakikalık okuma · 1817 kelime

Ayşe, yemek masasındaki gümüş çatal-bıçak takımının soğuk parıltısına takılmıştı gözünü. On yıl önce Serkan’la evlendiğinde, bu takımlar hayata dair en büyük lüksleri temsil ediyordu. Şimdi ise, zengin sofralarının, steril beyaz duvarların ve özenle seçilmiş sanat eserlerinin arasında, boğucu bir mükemmellikten ibaretti her şey. Serkan, karşısında, günün haberlerini anlatıyordu; iş dünyasındaki son gelişmeler, yeni bir ortaklık, kaçırılmaması gereken bir fırsat. Ayşe başını sallıyor, ara sıra “Evet canım,” ya da “Anlıyorum,” diyordu ama kelimeler ruhuna işlemiyordu. Kendi varlığını bile bir süre sonra masadaki biblolardan farksız hissetmeye başlamıştı. Onu da özenle seçmişler, doğru yere koymuşlar ve bir daha dönüp bakmamışlardı sanki.

Zeynep, sekiz yaşındaki kızları, odasında uyuyordu. Onun varlığı, Ayşe’nin bu taşlaşmış düzene ayak uydurmasını sağlayan tek gerçek sebep gibiydi. Serkan iyi bir adamdı; çalışkan, sorumluluk sahibi, ailesine düşkün. Ama son birkaç yıldır, aralarındaki her şey, iyi planlanmış bir iş toplantısı gibiydi. Önceden belirlenmiş konular, tahmin edilebilir tepkiler, kaçınılmaz bir son. Tutku, heyecan, kendiliğindenlik… Bunlar, Ayşe’nin gençlik rüyalarında kalmış, artık tozlu raflarda unutulmuş kelimelerdi.

Bir sabah, ofise geldiğinde, patronu Levent Bey onu çağırdı. “Ayşe, senin için özel bir proje var,” dedi. “Kadıköy’ün o eski, tarihi sokaklarından birinde, metruk bir yapı. Sahibi yurt dışında yaşayan bir sanatçı, buranın restore edilmesini ve altında bir kültür merkezi, üst katlarında da atölye ve konaklama alanları olmasını istiyor. Amaç ticari değil, sanatsal bir buluşma noktası yaratmak.”

Ayşe’nin gözleri parladı. Yıllardır yaptığı, ruhsuz gökdelen projelerinden sonra, bu teklif ona bir vaha gibi gelmişti. Eski binalara her zaman özel bir ilgisi olmuştu. Onların duvarlarında yankılanan hikayeleri, şehrin ruhunu taşıyan dokularını hissedebiliyordu. Bu proje, sadece bir restore işi değil, aynı zamanda geçmişle gelecek arasında bir köprü kurma sanatıydı.

Ertesi gün Kadıköy’e gitti. Bina, dar, Arnavut kaldırımlı bir sokağın köşesinde, sarmaşıkların sardığı, yüzü yorgun ama vakur bir yapıydı. İçeri adım attığında, toz ve rutubet kokusuyla birlikte, bir zamanlar burada yaşamış insanların fısıltılarını duyar gibi oldu. Yıkılmayı bekleyen bir enkaz değildi bu, uyanmayı bekleyen bir devdi.

Binanın zemin katı, küçük, şirin bir kahve dükkanıydı. “Sarmaşık Kitap Kafe” yazıyordu tabelasında. Ayşe, incelemelerini bitirip yorgun argın çıktığında, kendiliğinden kapısından içeri girdi. Ahşap masalar, tavandan sarkan bitkiler, her köşede istiflenmiş kitaplar ve hafifçe çalan caz müziği… Burası, Ayşe’nin Serkan’la yaşadığı evin soğuk mükemmelliğine tam bir tezat oluşturuyordu.

Tezgahın arkasında, orta yaşlarında, dağınık saçlı, sakallı, ama gözlerinde pırıltılar taşıyan bir adam vardı. Üzerinde bol bir keten gömlek, kolunda eski bir dövme. “Hoş geldiniz,” dedi gülümseyerek. “Ne alırdınız?”

“Bir Türk kahvesi alabilir miyim?” dedi Ayşe. Sesindeki yorgunluğu gizleyememişti.

Adam, Emre, kahveyi hazırlarken, Ayşe etrafı süzdü. Raflardaki kitapların çoğu eski baskılardı, bazıları el yazısıyla notlar düşülmüş gibiydi. “Burası harika bir yer,” dedi istemsizce.

Emre kahveyi uzattı. “Teşekkür ederim. Uzun yıllardır hayalimdi. Ruhunu kaybetmiş bir şehrin ortasında, biraz nefes alma alanı.”

“Ben Ayşe,” dedi elini uzatarak. “Mimarım. Bu binanın restorasyon projesi bana verildi.”

Emre’nin gözleri daha da parladı. “Öyle mi? Harika! Ben de Emre, bu kafenin hem sahibi hem de müdavimi. Demek komşu olacağız bir süre.”

İlk başta, ilişkileri iş odaklıydı. Ayşe, binanın tarihi dokusunu bozmadan, modern ihtiyaçlara cevap verecek tasarımlar yapmaya çalışırken, Emre de fikirlerini sunuyordu. Onun sanata ve tarihe olan derin bilgisi Ayşe’yi şaşırtıyordu. Kahve molalarında, restorasyon planlarını konuşurken, sohbetleri yavaş yavaş kişiselleşmeye başladı.

Emre, Ayşe’nin içinde biriken boşluğu sanki sihirli bir şekilde görmüştü. Eşi Serkan’ın hiç sormadığı soruları soruyordu: “Seni gerçekten ne mutlu eder Ayşe?” “Hayallerin var mıydı hiç?” “Mimarlık neden?” Ayşe, yıllardır kimseye anlatmadığı, belki de kendine bile itiraf etmekten korktuğu düşüncelerini Emre’ye anlatırken buluyordu kendini. Onun anlayan bakışları, yargılamayan gülümsemesi, Ayşe’nin duvarlarını teker teker yıkıyordu.

Bir akşam, projenin ilk çizimlerini bitirdikten sonra, Emre’nin kafesinde yine baş başaydılar. Dışarıda yağmur yağıyordu. Emre, pikaptan eski bir plağı açmıştı. Melodi, kafenin loş ışıklarında dans eden toz zerrecikleri gibi Ayşe’nin içine işliyordu.

“Serkan nasıl biri?” diye sordu Emre, aniden.

Ayşe şaşırdı. “İyi bir adamdır. Sorumluluk sahibi. Zeynep için harika bir baba.”

“Senin için nasıl biri peki?” Emre’nin gözleri, kitabın altından, Ayşe’nin gözlerine sabitlendi. Bu soru, Ayşe’nin zihninde yankılandı. Yutkundu. “Biz… uyumlu bir çiftiz. Huzurluyuz.”

Emre gülümsedi. “Huzur, aşkın örtüsü müdür bazen?”

Bu soru, Ayşe’nin iç dünyasında bir şimşek çaktırdı. Huzur, evet, vardı ama o huzurun altında bir çöl vardı. Emre, Ayşe’nin ruhundaki bu çoraklığı sulayan ilk damla gibiydi. O gece, Emre’nin elini tuttu. Elini çeker diye bekledi, ama çekmedi. Avuçlarının sıcaklığı, Ayşe’nin parmaklarına, oradan da kalbine yayıldı. O an, dünyadaki tüm huzurun sahte olduğunu, gerçek olanın bu yakıcı kıvılcım olduğunu düşündü.

Eve döndüğünde, Serkan uyumuştu. Ayşe, yatağına uzandı, Emre’nin sıcaklığı hala elinde hissediyordu. Suçluluk hissi, bir zehirli sarmaşık gibi ruhunu sarmaya başlamıştı. Zeynep’in masum yüzü gözlerinin önüne geldi. Kendi mutluluğu için bir aileyi yıkmaya hakkı var mıydı? Ama Emre ile birlikteyken hissettiği o özgürlük, o canlılık… sanki uzun bir uykudan uyanmış gibiydi.

Gizli buluşmalar başladı. Öğle yemekleri, akşam üzeri kahveleri, restorasyon bahanesiyle uzun saatler. Emre ona şiirler okuyor, müziği anlatıyor, hayatı sorgulatıyordu. Ayşe, kendini ilk kez bu kadar anlaşılmış, bu kadar değerli hissediyordu. Telefonunda Emre’den gelen mesajları Serkan görmesin diye titizlikle saklıyor, her titremede kalbi ağzına geliyordu.

Bir hafta sonu, Serkan’ın iş gezisinde olduğu bir akşam, Ayşe Emre’yle Kadıköy’ün ara sokaklarında yürüyorlardı. Hava ılık, deniz kokusu hafifçe esiyordu. Emre, Ayşe’nin elini tuttu. Bu kez daha sıkı, daha kararlı. Ona baktı. “Ayşe, ben… sana karşı ne hissettiğimi artık saklayamıyorum. Seninle olmak istiyorum. Hayatımın geri kalanını.”

Ayşe’nin kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Duyguları karşılıklıydı, biliyordu. Emre’nin dudakları Ayşe’nin dudaklarına değdiğinde, dünya döndü, yıldızlar parladı, tüm acılar ve suçluluklar bir anlığına silindi. Sanki ruhu, bedenine kavuşmuştu.

Ama o gecenin sabahı, Ayşe, Serkan’ın dönüşüyle birlikte, gerçekliğin soğuk duvarlarına çarptı. Aynadaki görüntüsü tanıdıktı ama gözleri farklıydı. Sanki içinde iki kadın savaşıyordu; biri Emre’nin kollarında yeniden doğan tutkulu kadın, diğeri ise Zeynep’in annesi, Serkan’ın eşi, sorumlu ve kusursuz Ayşe.

Serkan, Ayşe’deki değişikliği fark etmeye başlamıştı. Daha dalgın, daha sessiz, ama aynı zamanda daha gergin ve huzursuzdu. Bir akşam, yemek masasında yine o gümüş takımların soğuk parıltısı arasında, Serkan çatalını tabağına bıraktı. “Ayşe, iyi misin? Son zamanlarda çok düşüncelisin. İşler mi yoruyor seni?”

Ayşe dondu kaldı. Yalan söylemek, yalanı sürdürmek o kadar zordu ki. “Hayır, sadece proje çok yoğun. Detaylar…”

Serkan başını salladı, ikna olmamış gibiydi. “Anlıyorum. Ama kendini çok hırpalama. Bilirsin, senin sağlığın benim için her şeyden önemli.” Bu sözler Ayşe’nin vicdanını daha da kanattı. Serkan, gerçekten iyi bir adamdı. Onu neden incitiyordu?

Bir öğleden sonra, Ayşe ve Emre, inşaat alanında planları inceliyorlardı. Emre, elini Ayşe’nin beline atmıştı, kimsenin görmediğinden emin olarak. Tam o sırada, arkalarından bir ses duyuldu: “Ayşe Hanım!”

İkisi de irkildi. Gelen, Levent Bey’in asistanıydı, acil bir evrak getirmişti. Ayşe, hızla Emre’den uzaklaştı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Emre’nin yüzünde ise belli belirsiz bir hüzün vardı. Bu gizli saklı ilişki, her ikisi için de ağır bir yüktü.

O gece, Ayşe uyuyamadı. Vicdan azabı, alev alev içini yakıyordu. Zeynep’in masum uykusuna baktı. Bu ilişki, kendi mutluluğu uğruna, bir çocuğun dünyasını alt üst etmeye değer miydi? Emre’nin aşkı ne kadar büyük olursa olsun, bu yıkımın sonuçlarını taşıyabilir miydi?

Ertesi gün, Emre’yle görüşmesi gerekiyordu. Kalbi çarparak kafeye gitti. Emre, her zamanki gibi gülümseyerek karşıladı onu. “Kahve hazır, mimarım.”

Ayşe oturdu, ama boğazı kurumuştu. “Emre, konuşmamız lazım.”

Emre’nin gülümsemesi silindi. Ciddi bir ifadeyle Ayşe’ye baktı. “Dinliyorum.”

“Ben… bunu sürdüremem Emre,” dedi Ayşe. Kelimeler zorlukla döküldü dudaklarından. “Yapamam. Zeynep var, Serkan var… ben… bir aileyi yıkacak kadar bencil olamam.”

Emre’nin gözlerindeki o pırıltı söndü. Yüzü asıldı. “Peki ya sen, Ayşe? Senin mutluluğun ne olacak? Sen kendini bu mutsuzluğa, bu sahte huzura mahkum mu edeceksin?”

“Mutluluk… herkes için farklıdır sanırım,” dedi Ayşe, gözleri dolu dolu. “Benim mutluluğum, başkalarının gözyaşları üzerine inşa edilemez.”

Emre ayağa kalktı. Pencereden dışarıya baktı. “Biliyor musun, Ayşe? İlk defa bu kadar gerçek hissettim bir şeyi. O kadar uzun zaman olmuştu ki, varlığını unutmuştum.”

Ayşe de ayağa kalktı, Emre’nin sırtına dokundu. “Ben de… benim de unuttuğum çok şey vardı. Sen bana hatırlattın. Ama bazı gerçekler, bazı sorumluluklar var ki, onları aşamıyoruz.”

Emre döndü, gözlerinin içi doluydu. “Biliyorum. Ama keşke… keşke sen, o taş duvarların ardında bu kadar uzun süre kalmasaydın.”

Ayşe, Emre’den ayrıldı. Kalbi paramparçaydı ama bir karar vermişti. Geriye dönmek, Serkan’a ve Zeynep’e bu acıyı yaşatmak istemiyordu. Ancak eve dönerken, içindeki boşluğun Emre’yle tanışmadan önceki boşluk olmadığını fark etti. Bu, daha keskin, daha acı bir boşluktu. Çünkü şimdi, neyi kaybettiğini çok iyi biliyordu.

Eve geldiğinde, Serkan oturma odasında, elinde bir dergiyle onu bekliyordu. Ayşe’yi görünce dergiyi kenara bıraktı. “Ayşe, seninle konuşmak istediğim bir şey var.”

Ayşe’nin midesi kasıldı. “Ne oldu Serkan?”

Serkan yerinden kalktı, Ayşe’nin karşısına oturdu. Gözleri ciddiydi, ama aynı zamanda üzgün. “Ben… yaklaşık altı ay önce, iş gezimde bir hata yaptım Ayşe.”

Ayşe’nin kanı çekildi. Ne saçmalıyordu Serkan?

“Bir kadınla… bir anlık bir zafiyet oldu. Çok pişmanım. Sana bunu söylemeliydim ama korktum. Her şeyi kaybetmekten korktum.” Serkan’ın sesi titriyordu. “Biliyorum, affedilmez bir şey yaptım. Ama o zamandan beri kendimi yiyip bitiriyorum. Senin değiştiğini fark ettim. Benim yüzümden olduğunu düşündüm. Belki de… belki de sen de aynı şeyi yaşıyorsun diye düşündüm bir an. Bu durumu daha fazla saklayamam.”

Ayşe, duydukları karşısında şok olmuştu. Sözler, adeta beynine kazınıyordu. Serkan… aldatmıştı onu. Tam da kendisinin benzer bir uçurumun kenarından döndüğü anda. Tüm o suçluluk, tüm o vicdan azabı, bir anda başka bir anlama büründü.

Ayşe’nin içinde bir şeyler koptu. Bir öfke, bir hayal kırıklığı ve tuhaf bir rahatlama karışımı. O gümüş takımların soğukluğu, kusursuz görünen hayatlarının altında yatan sahtelik… Serkan’ın itirafı, Ayşe’nin kendi içindeki düğümleri çözdü. Bu evlilik, o kadar da mükemmel değildi. Taş duvarlar, sadece Ayşe’yi değil, Serkan’ı da boğuyordu. Belki de ikisi de kendilerini o duvarların ardında kaybetmişlerdi.

“Neden şimdi söylüyorsun?” dedi Ayşe, sesi buz gibiydi.

Serkan gözlerini kaçırdı. “Dayanamadım. Senin o sorgulayan bakışlarına, aramızdaki buz gibi mesafeye… Ben seni seviyorum Ayşe. Biliyorum, hak etmiyorum. Ama bir şans daha… Zeynep için.”

Ayşe ayağa kalktı. Yıllardır ilk kez, Serkan’ın karşısında duran ‘mükemmel eş’ değil, kendi benliğiydi. “Şans… neyin şansı Serkan? Biz, bu duvarların ardında, ikimiz de boğuluyormuşuz da haberimiz yokmuş.”

O an, Ayşe’nin zihninde Emre’nin sözleri yankılandı: “Sen kendini bu mutsuzluğa, bu sahte huzura mahkum mu edeceksin?” Ve kendi cevabı: “Mutluluk… herkes için farklıdır sanırım. Benim mutluluğum, başkalarının gözyaşları üzerine inşa edilemez.”

Ama Serkan’ın gözyaşları? Kendi gözyaşları?

Ayşe, Serkan’a baktı. Bu adam, bu kusurlu adam, aynı zamanda babasıydı kızının. Ve tıpkı Ayşe gibi, o da kendi yolunu kaybetmişti. Belki de bu itiraf, Ayşe’nin aradığı o sürpriz sondu. Bir kurtuluş.

“Benim zamana ihtiyacım var Serkan,” dedi Ayşe, sesi artık titremiyordu. “Çok zamana. Ve bu zamanı, kendimle geçirmem gerekiyor. Bu evlilikle ilgili değil sadece. Kendi içimdeki boşlukla ilgili. O boşluğu, sen dolduramazsın, Emre de dolduramaz. Onu kendim bulmalıyım.”

Serkan, şaşkınlıkla Ayşe’ye baktı. Sözleri beklemediği bir yere gidiyordu.

Ayşe, kapıya doğru yürüdü. “Ben bugün Zeynep’i de alıp Elif’e gidiyorum. Biraz yalnız kalmak istiyorum. Düşünmek istiyorum.”

Kapıdan çıkarken, Ayşe’nin omuzlarındaki tüm o taş duvarların ağırlığı hafiflemiş gibiydi. Geride ne Serkan’ın itirafının şoku, ne Emre’nin aşkının ateşi kalmıştı. Sadece kendisi vardı. Ve ilk defa, bu, ona yetiyordu. Taş duvarlar arasına sıkışmış ruhu, uzun zaman sonra, gerçekten nefes almaya başlamıştı. Ve o taş duvarların dibinde, kendi toprağında, yeniden yeşermeyi bekleyen bir çiçek gibiydi. Yola çıkmak, kendi yolculuğuna başlamak için hazırdı. Bu yolculukta neyin onu beklediğini bilmiyordu ama ilk defa, bilmek zorunda hissetmiyordu kendini. Çünkü ilk defa, pusulası kendi iç sesiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top