Psikolojik Drama

Çalınan Hayatlar

8 dakikalık okuma · 1579 kelime

Selim Eren, ellilerinin başında, şehrin en görkemli gökdelenlerinden birindeki camlı ofisinin koltuğuna gömülmüştü. Altın rengi güneş, İstanbul’un siluetini kucaklıyor, Boğaz’ın pırıltısı, lüks dekorasyonla çevrili odasına yansıyordu. Masasında duran antika saat, tik taklarıyla zamanın acımasız akışını fısıldıyor gibiydi. Dışarıdan bakıldığında, Selim Eren’in hayatı kusursuzdu. Eren Holding’in kurucusu ve CEO’su olarak iş dünyasının zirvesindeydi. Eşi Ayşe, zarif bir sosyal kelebek, kızı Defne ise prestijli bir üniversitede hukuk okuyan parlak bir genç kadındı. Her şey yerli yerindeydi, bir tablo gibi kusursuz. Ancak Selim’in ruhunun derinliklerinde, o parıltılı tablonun altında gizlenen, çatlamış bir sır vardı. Zaman zaman, özellikle gecenin sessizliğinde, kulaklarına fısıldanan bir isim, bir yüz beliriyordu zihninde. O anlarda Selim’in kusursuz maskesi çatlardı, nefesi kesilir, eli titrerdi. Bir fincan kahve içerken birden duraksaması, bir şarkının tanıdık melodisiyle aniden irkilmesi… Bunlar, o bastırılmış sırrın yüzeye çıkma çabasıydı. Ama Selim, yıllarca bu sesleri ustaca susturmuştu.

Bugün de öyle bir gündü. İnsan Kaynakları Müdürü Can Bey, elindeki dosyayla içeri girdi. “Selim Bey, yeni dönem için stajyer ve genç yönetici adaylarımızın listesi. Özellikle bir isim var, Elif Yılmaz. Oldukça başarılı bir özgeçmişi var, hem akademik olarak hem de sosyal projelerle öne çıkıyor.” Can Bey, dosyayı masaya bırakıp çıktı. Selim’in parmakları, sanki kendi iradesi dışında hareket ediyormuş gibi, dosyanın üzerindeki Elif Yılmaz ismine takıldı. ‘Yılmaz.’ Sanki bir buz parçası yutmuştu. Kalbi hızla atmaya başladı. Yavaşça dosyayı açtı. Elif’in vesikalık fotoğrafı, parlak, meydan okuyan, ama aynı zamanda derin bir hüzün taşıyan gözleriyle ona bakıyordu. Ve o gözler… Cengiz’in gözleriydi. Yirmi beş yıl öncesinden, zihninin en karanlık köşelerinden çıkıp gelen, dostunun gözleri.

Selim, fotoğrafı hızla çevirip masaya koydu. Alnından terler akıyordu. Can’a belli etmemeye çalışmıştı ama içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Kendini toparladı, derin bir nefes aldı. “Bu kız iyi bir potansiyel taşıyor, değerlendirelim,” dedi, sesi kontrolsüz bir şekilde titriyordu. Can Bey’in fark etmediğini umdu.

Bir hafta sonra, Elif Yılmaz son mülakat için Selim’in karşısındaydı. Selim, kendini zorlayarak mülakata katılmış, sakin kalmaya çalışmıştı. Elif’in enerjisi, genç yaşına rağmen taşıdığı özgüven ve özellikle sunumunu yaptığı dijital dönüşüm projesi hakkındaki vizyonu, Selim’in zihninde şimşekler çakmasına neden oldu. Bu, Cengiz’in yıllar önceki hevesli konuşmalarını, onun küçük esnafı ve yerel ürünleri dijital platforma taşıma hayalini inanılmaz bir benzerlikle anımsatıyordu. Selim’in vicdanı sızladı, boğazına bir yumru oturdu. Elif, mülakat boyunca ışık saçıyordu, her soruyu kendine güvenle ve zekice yanıtlıyordu.

Mülakatın sonunda, Selim, kontrol edemediği bir içgüdüyle sordu: “Baban ne iş yapar, Elif?”
Elif’in yüzü bir anda düştü. Gözlerindeki parlaklık soldu. “Babam… Babamı ben küçük yaştayken kaybettim efendim. İşleri yolunda gitmedi. Zor günler geçirdik annemle. Ama hep derdi ki, hayaller asla çalınmazmış, onlar ruhun en derin hazinesiymiş.” Sesi hüzünlüydü ama kararlıydı. “Bu yüzden ben de onun yarım kalan hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorum.”

Selim, kızın masumiyetinden, kararlılığından hem etkilenmiş hem de derin bir suçluluk hissine kapılmıştı. Babasının hayallerini çalan kişi, tam da karşısında oturan, ona hayranlıkla bakan genç kadının geleceğini de çalmış mıydı? O an, Selim’in dünyası bir kez daha sarsıldı.

Elif, Selim’in şirketinde işe alındı ve hızla yükseldi. Yeteneği, dürüstlüğü ve çalışkanlığı herkesin dikkatini çekiyordu. Selim, Elif’e özel bir ilgi gösteriyor, ona mentorluk yapıyor gibi davranıyordu. Bu, Selim’in vicdanını bir nebze olsun rahatlatma çabasıydı. Belki ona yardımcı olarak, geçmişteki günahının kefaretini ödeyebilirdi. Ancak Elif’le her konuştuğunda, özellikle babasından, onun hayallerinden, zorlu hayatından bahsettiğinde, Selim’in kalbine bir hançer saplanıyordu.

Bir akşam, Selim ofisinde tek başınaydı. Elif’in sözleri zihninde yankılanıyordu: “Babamın bu konuda inanılmaz bir vizyonu varmış, keşke yaşasaydı da görebilseydi.” Anılar, bir tünelden fışkırırcasına geri geliyordu.

***

Genç Selim ve Cengiz, en yakın iki dosttu. Birbirlerine her sırlarını anlatırlardı, gelecek hayalleri kurarlardı. Cengiz, parlak bir zekaya ve girişimci bir ruha sahipti. Anadolu’nun yerel ürünlerini dijital bir platformda toplayıp tüm Türkiye’ye ulaştırma hayali vardı. Küçük esnafı desteklemek, yöresel lezzetleri tanıtmak… Bir deftere tüm fikirlerini, çizimlerini, iş planlarını not almıştı. Selim, Cengiz’in bu fikirlerine hayranlık duyardı, ona destek oluyormuş gibi görünürdü. Ama Selim’in gözleri parlayan bir şey daha görmüştü: fırsat. Büyük, göz kamaştırıcı bir fırsat.

Selim, Cengiz’in tüm fikirlerini, planlarını kopyaladı. Onu, ortaklıktan çıkarmak için bir bahane uydurdu. Cengiz’in eline tutuşturduğu bir miktar parayla onu göndermeye kalktı.
“Sen benim dostumdun Selim! Bu ne demek şimdi?” Cengiz’in yüzündeki şaşkınlık, yerini yıkıma bırakmıştı. “Bu fikirler, benim yıllardır üzerinde çalıştığım fikirler! Sen… sen beni nasıl satarsın?”
Selim’in vicdanı bir an için cız etti. Ama hırsı daha güçlüydü. “İş hayatı böyledir Cengiz. Fikirler havada uçar, kim kaparsa onun olur. Sen yeterince güçlü değilsin bu iş için.” Soğuk bir sesle konuşmuştu. Cengiz’in gözlerindeki kırgınlık, Selim’in içine bir hançer gibi saplanmıştı ama Selim o hançeri görmezden geldi. O an, Selim’in vicdanı, hırsının gürültüsünde boğulmuştu.

Cengiz’in düşüşü hızlı oldu. Selim, kendi bağlantılarını kullanarak Cengiz’in herhangi bir iş kurmasını, kaynak bulmasını engelledi. Cengiz, çırpınışları içinde borç batağına saplandı. Birkaç yıl sonra, Selim, Cengiz’in ağır bir hastalığa yakalandığını, stres ve yoksulluk nedeniyle hastalığının hızla ilerlediğini duydu. Bir anlık pişmanlıkla karışık, tuhaf bir rahatlama hissi kapladı içini. Artık geçmişin hayaletinden kurtulmuştu. Öyle sanmıştı.

***

Şimdi, yirmi beş yıl sonra, o hayalet Elif’in suretinde geri dönmüştü. Selim’in uykuları kaçıyor, kabuslar görüyordu. Genç Cengiz’in kırgın gözleri, Elif’in masum yüzüyle birleşiyor, uykusuzluk içinde kıvranıyordu. Eşi Ayşe, Selim’in değiştiğini fark etmişti. “Selim, iyi misin? Son zamanlarda çok dalgınsın, uykuların da kaçıyor.” Selim, Ayşe’yi geçiştiriyordu. “İşler yoğun, hepsi bu.”

Bir gün Elif, babasının hayallerinden, ondan kalan tek şeyin bir defter olduğundan bahsetti. “Bütün fikirlerini, projelerini o deftere yazarmış. Küçük bir hazine gibi benim için.”
Selim’in kalbi tekledi. “O defter… Onu görebilir miyim acaba, Elif?”
Elif, safça gülümsedi. “Elbette efendim.” Ertesi gün o eski, yıpranmış defteri Selim’in masasına koydu. Selim, titreyen elleriyle defteri açtı. O notlar, o çizimler, her şey gözlerinin önünden geçti. Cengiz’in çocuksu el yazısı, ilk başlıklar… Kendi şirketinin temellerinin, bu defterdeki sayfalara atılan ihanetle inşa edildiğini bir kez daha tüm çıplaklığıyla gördü. Başını masaya koydu, tüm dünya başına yıkılıyormuş gibi hissetti.

Bir hafta sonra, Elif, babasının eski eşyalarını karıştırırken, gençlik yıllarına ait, Selim ve Cengiz’in birlikte çekilmiş bir fotoğrafını buldu. Selim’in o zamanki halini ilk başta tanıyamadı, ancak fotoğrafı yanına alıp şirkete getirdi. Öğle yemeğinde Selim’i gördüğünde, elindeki fotoğrafı uzattı. “Efendim, bu babamın eski bir arkadaşıymış. Babam bu fotoğrafı çok severmiş. Siz tanıyor musunuz?”
Selim, fotoğrafı gördüğünde buz kesti. Kendi gençlik hali, Cengiz’in neşeli yüzüyle yan yana gülümsüyordu. Kalbi deli gibi atıyordu. “Hayır,” dedi, zar zor nefes alarak. “Hiç görmedim, Elif. Kimdi bu kişi?” Sesi buz gibiydi. Elif, Selim’in bu tepkisini anlamadı ama yüzündeki değişimi fark etti. “Önemli değil efendim. Ben de sadece merak ettim.” dedi. Elif şüphelenmemişti, ama bu küçük yalan, Selim’in vicdanındaki ateşi daha da harlamıştı. Artık sonu geliyordu.

Selim artık bu yükü taşıyamaz hale gelmişti. Bir hafta sonraki yönetim kurulu toplantısında Elif, Cengiz’in yıllar önce hayalini kurduğu projeye çok benzer bir sunum yaptı. Bitirdiğinde, gözleri dolu dolu Selim’e baktı. “Babamın bu konuda inanılmaz bir vizyonu varmış, keşke yaşasaydı da görebilseydi. Eminim o da bu başarıyı görseydi gurur duyardı.”
Selim, daha fazla dayanamadı. Toplantıyı aceleyle bitirdi. Boğuluyordu.

Aynı günün akşamı, Selim, Elif’i ofisine çağırttı. Oda gergindi. Şehrin ışıkları cama vuruyor, loş bir atmosfer yaratıyordu. Selim, uzun bir sessizlikten sonra, titreyen bir sesle konuşmaya başladı. “Elif,” dedi, sesi zar zor çıkıyordu. “Baban hakkında bilmen gereken bir şey var… ve benim hakkımda.” Tüm hikayeyi, en ince ayrıntısına kadar, pişmanlık ve utançla anlatmaya başladı. Gençlik yıllarındaki hırsını, Cengiz’in saflığını nasıl istismar ettiğini, onun fikirlerini nasıl çaldığını, onu nasıl bir kenara attığını itiraf etti. Eren Holding’in temellerinin, Cengiz’in hayalleri ve yıkılan hayatı üzerine inşa edildiğini anlattı. Kelimeler boğazında düğümleniyor, ama her birini büyük bir azapla dışarı atıyordu.

Elif, önce şaşkınlık yaşadı. Sonra inanmazlık. Yüzündeki ifade, önce hayranlık ve saygıdan, yavaşça dehşet ve öfkeye dönüştü. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. “Yani… yani babamı mahveden sendin?” Sesi hıçkırıklarla kesiliyordu. “Benim yıllarca saygı duyduğum, bana yol gösterdiğini sandığım adam, babamın… babamın katiliydi!” Elif’in çığlığı ofisin duvarlarında yankılandı. “Bana nasıl baktın bu kadar zaman? Nasıl?” Selim, Elif’in tüm hakaretlerini, gözyaşlarını, kırılmışlığını sessizce, hak ettiğini düşünerek dinledi. Kelimeler, kurşun gibi içini delip geçiyordu.

Selim, Elif’e her şeyi teklif etti. “Elif, ne istersen… Bu şirketteki hisselerim, yönetimi… Ne istersen senin olsun. Sana, babana yaptıklarımın kefareti olarak ne kadar ödeme yapabilirsem, yaparım.” Elif ne yapacağını bilemedi. Yıkılmış bir halde ofisten çıktı, kapıyı çarparak. Selim için dünya karardı. Sandalyesine yığıldı, gözlerini kapattı. Yıllarca taşıdığı yük, sonunda onu ezmişti.

Birkaç hafta sonra. Selim, istifa mektubunu yazmış, her şeyi Ayşe ve Defne’ye de anlatmıştı. Onların şoku, hayal kırıklığı ve ardından gelen gözyaşları, Selim’in çektiği acıyı daha da derinleştirmişti. Yine de, şaşırtıcı bir şekilde, Ayşe ve Defne, yıkılmış da olsalar, Selim’in yanında durmuşlardı. Belki de bu, Selim’in yıllardır onlara kurduğu güvenli hayatın bir karşılığıydı, ya da belki de onu kaybetme korkusu. Ama bu destek, Selim’in vicdan azabını hafifletmemiş, aksine daha da artırmıştı. Onların da hayatlarını yalan üzerine kurduğunu bilmek, daha büyük bir yük olmuştu.

Kapı çalındı ve Elif içeri girdi. Yüzünde kararlı, ama hala kırgın bir ifade vardı. Masada duran istifa mektubunu gördü. Selim’le göz göze geldi. “Babama yaşattıklarınızı affedemem,” dedi sesi titrekti. “Babanın mirası, senin bu kokuşmuş imparatorluğundan çok daha değerli. Ama o mirasın bu şirketin temellerine atıldığını da biliyorum. Ben babamın hayallerini, bu çürüklerden değil, onun fikirlerinden yeniden inşa edeceğim.” Elif, Selim’in istifasını kabul etmedi. Bunun yerine, şirketin yönetim kurulunda kendisine geniş yetkiler verilmesini, babasının hayali olan sosyal sorumluluk projelerini ve dijitalleşmeyi tamamen kendi vizyonuyla yönetmek istediğini söyledi.

Selim, Elif’in gözlerinin içine baktı. Gördüğü şey, ne öfke ne de nefretin ötesindeydi. Orada bir kararlılık, bir mirasın canlanışı vardı. Elif, her gün o şirkette, Selim’in gözlerinin içine bakarak, hem babasının anısını yaşatacak hem de Selim’in vicdan muhasebesini canlı tutacaktı. Bu, Selim’in kefaretiydi. Ağır bir yükün altından kalkmıştı, ama şimdi daha da ağır bir yükün altına girmişti: her gün, geçmişiyle yüzleşerek yaşamak, Elif’in gözlerinde hem acıyı hem de Cengiz’in dirilişini görmek. Bu, onun çalınan hayatlara ödeyeceği bedeldi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top