aile dramı
Yarım Kalan Bir Bahar
Demir’in kalbi, o yaz akşamı boğazdan esen serin rüzgarla değil, karşısında oturan genç kadının gözlerindeki pırıltıyla ürpermişti. Can, tek oğlu, yıllar sonra ilk kez hayatına bir aşk getirmişti ve bu aşk, Elif’ti. Elif, adının aksine narin değil, toprağa sıkıca tutunmuş bir zeytin ağacı gibiydi; kökleri derin, dalları rüzgara karşı dimdik. Mimar olan Demir, kendisini bildi bileli şekiller, çizgiler ve açılarla konuşmuş, duygusal iniş çıkışlarını bile bir dengeye oturtmaya çalışmıştı. Ancak Elif, tüm dengesini alt üst eden bir depremdi.
Elif, o ilk akşam, Can’ın elini tutmuş, çekingen ama kendinden emin bir tebessümle “Merhaba Demir Amca” demişti. Demir’in içine oturan o tuhaf his, o anda sadece ‘Can’ın seçimi ne kadar güzel’ gibi masum bir düşünceyle kendini kamufle etmişti. Oysa o gece, Demir, yatağında Ayşe’sinin boş yanına bakarak, bir daha asla hissetmeyeceğini sandığı bir kıpırtıyla boğuşmuştu. Ayşe, beş yıl önce onu zamansız terk ettiğinden beri, Demir’in hayatı gri tonlara bürünmüştü. Rengi, kokusu, tınısı olmayan bir varoluştu onunkisi. Ta ki Elif gelene kadar.
Elif, peyzaj mimarıydı. Can’ın heyecanla bahsettiği projeleri, detayları, doğaya olan aşkı, Demir’in kendi mesleğine duyduğu ilk günkü tutkuyu anımsatıyordu. Birlikte yemek yedikleri, boğazda yürüdükleri, hatta Can’ın evdeki ufak tefek işlerine yardım ettikleri her an, Demir için bir işkenceye dönüşüyordu. Elif’in mutfakta neşeyle şarkı söylemesi, balkonda ektiği fesleğenlere şefkatle dokunuşu, eski taş evlerinin bahçesindeki kurumuş gülü canlandırma çabası… Her hareketi, Demir’in kurak ruhuna bir damla yağmur gibi düşüyordu. Bu damlalar, önce tatlı bir serinlik, sonra boğucu bir ağırlık yaratıyordu.
Bir cumartesi sabahı, Can’ın bir iş gezisi nedeniyle şehir dışında olduğu bir zamanda, Elif, eski evin bahçesini yeniden düzenlemek için Demir’den yardım istemişti. “Can’ın fikriydi ama ben tek başıma yapamam ki,” demişti, gözlerinde masum bir umutla. Demir, o an reddedebilirdi. Kendi kendine ‘Oğlumun nişanlısı’ diye fısıldayabilirdi. Ama ‘peyzaj mimarlığına her zaman hayranlık duymuşumdur’ bahanesine sığınarak, bahçeye inmişti. Toprağı kazarken, fideleri dikerken, ikisi arasında kelimelere dökülemeyen bir uyum oluşmuştu. Elif, bir çiçeğin kökünün nasıl olması gerektiğini anlatırken, Demir ona tarihteki ünlü bahçelerin mimarisini fısıldamıştı. Öğle yemeği için bir araya geldiklerinde, Elif, “Demir Amca, sizinle konuşmak ne kadar rahatlatıcı. Sanki yıllardır tanışıyoruz,” dediğinde, Demir’in kalbi göğüs kafesine sığmamıştı. O anı, bir defineyi toprağa gömer gibi saklamıştı.
Akşamları, Can’ın Elif’i eve bırakmasından sonra, Demir balkona çıkar, yıldızlara bakardı. Gördüğü yıldızlar değil, Elif’in gülen yüzü, kokusu, sesiydi. Kendini suçlu hissediyordu. Oğlunun nişanlısına karşı bu duygulara sahip olmak, bir baba için en büyük günah değil miydi? Ayşe’nin mezarına her gittiğinde, bu utanç onu eziyordu. ‘Beni affet Ayşe,’ diye fısıldıyordu rüzgara, ‘Ben zayıf bir adamım.’ Ama zayıflık, bir anda oluşan bir duygu seli değil, yavaş yavaş, damla damla biriken bir lavdı.
Düğün hazırlıkları hızla ilerliyordu. Elif ve Can, evin her köşesinde gelecek hayalleri kuruyor, perdeleri, mobilyaları, hatta nikah şekerini bile birlikte seçiyorlardı. Demir, her bir gülüşlerini, her bir dokunuşlarını izlerken, kendi içindeki çukurun derinleştiğini hissediyordu. Bir baba olarak mutluluk duyması gereken bu tablo, ona tarifsiz bir acı veriyordu. Ne zaman Elif’in gözleri kendisininkilere değse, Demir gözlerini kaçırıyor, kalbi binbir parça oluyordu. Elif ise, bu durumu, Demir’in Ayşe’yi hala unutamayan hüzünlü bir baba olmasına yoruyordu. Ona daha fazla şefkatle yaklaşıyor, Can’ı teselli etmesi için yüreklendiriyordu. Bu şefkat, Demir için en büyük işkenceydi.
Bir akşam, Elif, Can ile nişan fotoğraflarını getirdi. Salonda, projektörle beyaz duvara yansıttıkları kare kare mutluluğu izlerken, Demir, kendisinin varlığını dahi unuttu. Elif’in Can’a bakışındaki o aşk, o teslimiyet, Demir’in kalbini bir bıçak gibi deldi. Bu aşkı bozmaya hakkı yoktu. Kendi duygularının, bu saf güzelliği kirletmesine asla izin veremezdi. O gece, bir karar verdi. Acı dolu, ama onurlu bir karardı bu.
Sabah kahvaltısında, Demir, her zamankinden daha sakin, daha mesafeli görünüyordu. Can’a dönerek, “Oğlum, biliyorsun bu aralar büyük bir projem vardı. Afrika’da, eski kabile evlerinin restorasyonu… Birkaç ay ertelenmişti, şimdi acil olarak gitmem gerekiyor. Düğün öncesi bu kadar uzun süre ayrı kalmak istemezdim ama sözleşme imzalandı. Maalesef… Bir ay sonra uçuyorum,” dedi. Can’ın yüzündeki şaşkınlık ve hayal kırıklığı, Demir’in içini dağladı. “Baba? Ama düğün… Beş hafta sonra?” Can’ın sesi titriyordu. Elif’in gözlerinde de benzer bir endişe vardı.
Demir, derin bir nefes aldı. “Biliyorum oğlum. Ama iş işten geçti. Düğününü kaçırdığım için beni affet. Ama dönüşte, yepyeni bir başlangıç için yanınızda olacağım, söz veriyorum.” Yalan söylüyordu. Afrika’da bir proje falan yoktu. Bu, kendini ve onlara olan aşkını sürgün etmek için uydurduğu, acımasız bir yalandı. Gitmesi gerekiyordu. Bu evden, bu şehirden, Elif’in var olduğu her yerden uzaklaşması gerekiyordu. Aksi takdirde, bu sevgi, bu saygı, bu aile yıkılacaktı.
Elif, Can’ın yanına yaklaştı, elini tuttu. “Demir Amca, biz seni çok özleyeceğiz. Ama eğer iş bu kadar acilse… Dönüşte büyük bir kutlama yaparız.” Gözlerinde hüzün vardı ama aynı zamanda anlayış. Bu anlayış, Demir’in içindeki canavarı biraz olsun yatıştırdı.
Son haftalar, Demir için bir mahşer provasıydı. Elif’i son bir kez görebileceği her anı zihnine kazımaya çalıştı. Onunla kahve içti, Can’la birlikte düğün davetiyelerini zarflara koyarken uzaktan izledi. Elif’in gülerken çıkan o narin sesi, bir daha asla duyamayacağı bir melodi gibi yankılanıyordu ruhunda. Vedalaşma günü geldiğinde, havaalanında Can ve Elif onu uğurlamaya gelmişti. Can, sarılırken, “Seni seviyorum baba. Keşke kalsaydın,” dedi. Demir, oğlunun sırtını sıvazlarken, gözlerinden yaşlar değil, kalbinden kan akıyordu sanki.
Sıra Elif’e geldiğinde, genç kadın çekingen bir şekilde Demir’e sarıldı. “Kendinize iyi bakın Demir Amca. Sizi çok bekleyeceğiz.” Elif’in kokusu, Demir’in burnuna doldu. Bu, son kokusuydu. Demir, Elif’in saçlarına bir öpücük kondurmak istedi, elini tutmak istedi, gitme demek istedi. Ama yapamadı. Oğlunun mutluluğu için, kendi mutluluğundan vazgeçmeliydi. Onu güçlü bir baba figürü olarak hatırlamaları gerekiyordu, yasak bir sevdanın esiri olmuş bir adam olarak değil.
Uçağın kalkışını beklerken, pencereden İstanbul’a baktı. Bu şehirde, bir bahar çiçek açmıştı ve o baharın en güzel çiçeği Elif’ti. Ama o bahar, Demir için yarım kalmıştı. Gökyüzüne yükselirken, cebinden çıkardığı bir zarfı okşadı. Zarfın içinde, Elif’e ithafen, tüm o günahkar duygularını döktüğü bir mektup vardı. Gönderilmeyecek bir mektup. Sadece kendini arındırmak için yazdığı, varlığından kimsenin haberi olmayacak bir sır. Gözlerini kapattı. Yıllar sonra ilk kez, ruhunda hissettiği o kıpırtının, aslında bir veda olduğunu biliyordu. Bu veda, onun tek kurtuluşu, tek kefaretiydi. Gözlerinden sessiz bir damla süzüldü. Artık sadece uzak bir hatıra olarak yaşayacaktı, oğlunun ve gelininin mutlu yuvasının gölgesinde.
