Romantik Dram
Aralıktan Sızan Işık
Elif, hayatının her köşesini özenle dizayn ettiği gibi, acılarını da belirli raflara kaldırmayı öğrenmişti. Beş yıl önce, Mert’ten boşandığında, sanki kalbinden değil, bir organını ameliyatla aldırmış gibi hissetmişti. İyileşmesi zaman almış, kan kaybı durmuş, yara izi kalmıştı ama artık en azından ağrımıyor sanıyordu. İstanbul’un kalabalık sokaklarında, gri bir ekim öğleden sonrasıydı. Elindeki kahvenin buharı gözlüğünü hafifçe buğularken, Karaköy’deki eski bir binanın dış cephesini inceliyordu. Yaptığı mimari restorasyon projesi, onun için sadece bir iş değil, aynı zamanda ruhunu onarma biçimiydi.
Telefonu titredi. Tanımadığı bir numaradan gelen mesajda sadece bir link ve bir adres vardı: “Galeri Sanat Durağı, Bu akşam saat 19.00.” Linke tıkladığında, “Geçmişten Geleceğe Yansımalar – Karma Sergi” başlıklı bir sayfa açıldı. Gözleri katılımcı isimlerini tararken, kalbi aniden, sebepsizce hızlandı. Listenin ortalarında tanıdık bir isim belirdi: “Mert Demirci”. Elif’in nefesi kesildi. Mert. Yıllardır adını bile duymadığı, duymak istemediği adam. Onunla ilgili her şeyi geçmişin tozlu sayfalarına hapsettiğini sanıyordu. Bu mesaj da neyin nesiydi? Yanlışlıkla mı gönderilmişti? Yoksa bir oyun muydu?
Akşam, Elif kendisini Galeri Sanat Durağı’nın loş, sanatsal atmosferinde bulduğunda kendi cesaretine şaşırdı. Gitmeyecekti, defalarca kendine söz vermişti. Ama bir ses, o raflara kaldırdığı acının derinliklerinden gelip onu buraya sürüklemişti. Belki sadece bir meraktı, belki de o yara izinin gerçekten ağrıyıp ağrımadığını kontrol etme isteği. İçeride hafif bir caz müziği çalıyor, insanlar fısıltılarla tabloları inceliyordu. Gözleri duvarlarda asılı eserleri arıyordu. Nihayet, köşede, diğerlerinden farklı, daha içe dönük bir tabloya çarptı bakışları. Koyu tonların hakim olduğu, bir şehrin siluetini andıran, ancak aynı zamanda bir kalbin karmaşık damarlarını da yansıtan bir çalışmaydı. Tablonun altında yazan isim: “Mert Demirci – Yalnızlığın Rengi.”
Elif, tabloya yaklaştı. Yıllar önce tanıdığı Mert, böyle tablolar yapmazdı. O, daha çok müzikle ilgilenir, gitar çalardı. Bu Mert, başkası gibiydi. Daha olgun, daha derin, daha yaralı. Tam o sırada, arkasından gelen bir sesle irkildi. “Beğendin mi?”
Sesi, o kadar tanıdıktı ki Elif’in beyni bir an için dondu. Arkasını döndüğünde, karşısında duran adamın siluetini gördü. Yüzü, geçmişten çok daha derin çizgilerle doluydu. Saçları hafifçe kırlaşmış, gözlerindeki o tanıdık hüzün artık daha belirgindi. Ama gülümsemesi, o eskisi gibi, kalbine bir ok gibi saplandı. “Mert,” dedi fısıltıyla. Sesi boğazına takılmıştı.
Mert’in gülümsemesi, hem mahcup hem de umutlu bir ifadeye büründü. “Elif. Geldiğine inanamıyorum.”
“Ben de,” diye itiraf etti Elif. “Neden aramadın? Neden bu sergiye davet ettin?”
“Numaran yoktu,” diye mırıldandı Mert. “Ve bu sergi… Belki de seni tekrar görmenin tek yoluydu.” Gözleri Elif’in üzerinde gezindi. “Çok değişmişsin. Ama hala o eski ışıltın var.”
Elif, iltifatı görmezden geldi. “Sen de… Resim yapmaya ne zaman başladın?”
“Boşandıktan sonra,” dedi Mert, sesiyle birlikte bir ağırlık çökmüştü ortama. “Kendimi ifade etmenin bir yolunu arıyordum. Kaybettiğim her şeyi tuvale aktarmaya çalıştım.” Eliyle tabloyu işaret etti. “Bu… Senin yokluğundu.”
Elif’in boğazı düğümlendi. “Benim yokluğum mu?”
“Evet. O boşluk… Renklerle doldurmaya çalıştım.” Kısa bir sessizlik oldu. “Konuşabilir miyiz, Elif? Bir kahve içebiliriz belki. Eskisi gibi, sadece iki arkadaş gibi.”
Elif tereddüt etti. Mantığı “hayır” diyordu. Kalbi ise, o raflardan fırlayıp “evet” diye haykırıyordu. Sonunda, zayıf bir “Pekala” fısıltısı çıktı ağzından.
Bir hafta sonra, Elif ve Mert, yıllar önce ilk buluştukları Kadıköy’deki küçük kafede oturuyorlardı. Aradan geçen zaman, her ikisine de yalnızlığın ve yeniden başlamanın bedelini ödetmişti. Mert, Elif’in terk edişinden sonra nasıl dağıldığını, işini kaybettiğini, depresyona girdiğini anlattı. Ardından, bir arkadaşının tavsiyesiyle resme başladığını, bunun ona nasıl terapi gibi geldiğini. Ve o dönemde, kendisini en dipte hissettiği bir anda, geçici bir ilişki yaşadığını. O ilişkiden bir kızı olduğunu…
Elif, duydukları karşısında dondu kaldı. Kahvesi elinde soğurken, Mert’in kelimeleri beyninde yankılanıyordu: “Bir kızım var. Adı Defne. Dört yaşında.” Annesi, doğumdan kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Mert, o günden beri Defne’yi tek başına büyütüyordu.
“Anlıyorum,” dedi Elif, sesi buz gibiydi. “Yani bana ikinci bir şans için yaklaştın ama hayatında bambaşka bir sayfa açmışsın.”
Mert, endişeyle baktı. “Elif, lütfen yanlış anlama. Ben… O zamanlar öyle bir boşluktaydım ki. Ama Defne, benim hayatımın anlamı oldu. Onu herkesten çok seviyorum.”
Elif ayağa kalktı. “Benim için çok fazla bu, Mert. Bizim hikayemiz… Bitmişti. Yeniden başlamak istedim, evet. Ama senin hayatına dahil olmam demek, bir başkasının çocuğunun annesi olmak demek. Ben buna hazır değilim.”
“Elif, lütfen,” dedi Mert. “Bana Defne’yi tanıtmana izin ver. Sadece bir kez. Sonra neye karar verirsen, kabul ederim.”
Elif o gece eve döndüğünde, hayatının altüst olduğunu hissetti. Yıllarca ilmek ilmek ördüğü o düzen, bir anda çözülmüştü. Mert’e karşı duyduğu eski aşkın yeniden canlanması, aynı zamanda korkunç bir sınavla gelmişti. Bir çocuk. Başka bir kadının çocuğu. Kendi hayatında annelik hiç düşünmediği bir şeydi. Hayalleri hep iki kişilikti. Şimdi bu hayallere küçük, masum bir ruhun eklenmesi gerekiyordu.
Günler geçti, Elif kendisini sürekli düşünürken buldu. Mert’in gözlerindeki samimiyeti, Defne’den bahsederken yüzünde oluşan o şefkatli ifadeyi aklından çıkaramıyordu. Kalbi, mantığıyla büyük bir savaş halindeydi. Sonunda, Mert’e bir mesaj attı: “Tamam. Defne ile tanışmak istiyorum.”
Bir hafta sonra, Elif kendini bir çocuk parkında buldu. Mert, elinde kırmızı bir balonla, kum havuzunda oynayan küçük bir kızın yanında duruyordu. Kızın yüzünde masum bir gülümseme, gözlerinde merak vardı. Elif’i fark ettiklerinde, Mert’in yüzü anında aydınlandı. Elif’e doğru yürüdüler.
“Elif, bu Defne,” dedi Mert, sesi gurur doluydu. “Defne’ciğim, bu da Elif abla.”
Defne, iri kahverengi gözleriyle Elif’e baktı, parmağını ağzına götürüp çekingen bir şekilde gülümsedi. Saçları, Mert’in eski fotoğraflarındaki gibi dalgalıydı. Annesi hakkında hiçbir iz yoktu yüzünde. Mert’ten bir parça, ve sadece Mert’ten bir parça gibiydi.
Elif, içten gelen bir dürtüyle eğildi. “Merhaba Defne,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede yumuşaktı. “Ne güzel bir ismin var.”
Defne, utangaçlığını üzerinden attı ve elindeki küçük arabayı gösterdi. “Bak, abla! Benim arabam.”
Elif, o an bir şeylerin değiştiğini hissetti. Bu minicik el, bu masum gülümseme, onun duvarlarını bir bir yıkıyordu. Mert’e baktı. Gözlerinde derin bir minnet vardı. O öğleden sonra, Elif, Mert ve Defne parkta üçlü bir oyun oynadılar. Defne, Elif’in ellerini tuttu, kıkırdadı. Elif, kendisini bir anda bu küçük kızın dünyasına kaptırmış buldu.
Akşam eve döndüğünde, Elif’in zihni bir fırtına gibiydi. Kendisine ait olmayan bir çocuğa karşı bu kadar kolay bağ kurabilmesi şaşırtıcıydı. Mert’in hayatı, sadece onun hayatı değildi artık. Defne vardı. Ama Mert, eskiden olduğu gibi değildi. Sorumluluk sahibi, şefkatli, yaralarını sanatla sarmış bir adamdı. Belki de bu, onların hikayelerinin gerçekten başlaması için gereken şeydi. Belki de ikinci şans, sadece eski bir aşkı canlandırmak değil, yepyeni bir başlangıca cesaret etmekti.
Birkaç hafta sonra, Elif kendini Mert’in küçük evinde, Defne ile birlikte buldu. Mutfakta kurabiye yapıyorlardı, Defne’nin unlu elleriyle Elif’in elbisesi batmıştı. Elif’in yüzünde, uzun zaman sonra gördüğü en samimi gülümseme vardı. Mert, kapı pervazına yaslanmış, onları izliyordu. Gözlerinde sadece aşk değil, aynı zamanda minnettarlık ve umut vardı.
“Elif,” dedi Mert, sesi fısıltı gibiydi. “Bana ve Defne’ye bu şansı verdiğin için sana ne kadar teşekkür etsem az.”
Elif, Defne’nin yanağına unlu bir öpücük kondurduktan sonra Mert’e döndü. “Bana bu şansı sen verdin Mert. Kendime, geçmişime ve belki de hiç bilmediğim bir geleceğe.” Gözleri dolmuştu. “Ben de seni kaybettikten sonra çok dağıldım Mert. O boşluğu mimariyle, işle doldurmaya çalıştım. Ama hep bir parça eksikti.”
Mert, yanlarına gelip Elif’in elini tuttu. Defne, bir yandan kurabiye hamuruyla oynarken, bir yandan da onların el ele tutuştuğunu fark etmiş, gülümsüyordu.
“Biliyor musun,” dedi Elif, gözleri parlıyordu. “Annem hep derdi ki, hayatın en güzel hediyeleri, umudunu kestiğin yerden filizlenirmiş.”
Mert, Elif’in gözlerinin içine baktı. “Peki şimdi, yeniden filizleniyor muyuz?”
Elif gülümsedi, bu kez daha kararlıydı. “Belki de,” dedi, Defne’nin masum bakışlarına kısa bir an takıldı. “Ama bu sefer, üçümüz birlikte.”
Mert’in gözleri nemlendi. “Üçümüz birlikte,” diye tekrarladı. İkinci şansları, sadece onların değil, küçük Defne’nin de yeni bir başlangıcıydı. Elif’in kalbindeki yaralar kapanırken, aralıktan sızan ışık, şimdi sadece bir odayı değil, üç ruhu birden aydınlatıyordu. Eski aynalar kırılmıştı belki ama yansımaları, artık çok daha parlak ve çok daha gerçekti.
