Aile Draması

İkinci Nefes

10 dakikalık okuma · 1822 kelime

Elif, kapının kolunu tuttuğunda parmak uçları buz kesti. Buraya gelmek, eski bir mezarı kazmak gibiydi. Gözlerini kaçırmak istese de, cam kapıdan içerideki hareketli koridora istemeden takılı kaldı bakışları. Defne’nin küçücük elleri, annesinin pantolon paçasını sımsıkı tutuyordu. Sekiz yaşındaki Defne, koca dünyada annesine tutunmaktan başka bir yol bilmeyen, narin ama bir o kadar da güçlü bir fidandı. İçerideki müzik sesi ve çocuk kahkahaları, dışarıdaki İstanbul’un uğultusuna karışıyordu. Burası, ‘Can Sanat Terapi Merkezi’ydi. Ve bu merkez, Elif’in geçmişinden silmeye çalıştığı her şeyin tam kalbinde duruyordu.

“Korkma güzelim,” diye fısıldadı Elif, titrek bir sesle. Kendi kendine söylediği bir teselli mi, yoksa Defne’ye miydi, bilemedi. Defne’nin anksiyetesi son aylarda iyice artmıştı. Okulda içine kapanıyor, yaşıtlarıyla iletişim kurmakta zorlanıyordu. Ama eline fırçayı aldığında, içindeki tüm fırtınaları tuvallere akıtan minik bir dehaydı. Bir arkadaşının tavsiyesiyle burayı bulmuştu Elif. Merkezin kurucusunun çocuk psikolojisi ve sanat terapisi üzerine Türkiye’nin en iyi isimlerinden Kerem Adıgüzel olduğunu öğrenmek, Elif’in tüm cesaretini bir anda yutmuştu. Kerem. O isim, on yıl boyunca Elif’in zihnine mühürlenmiş, yaralı bir anı olarak yaşamıştı.

Derin bir nefes alarak kapıyı itti. İçeride, pastel renklerle bezenmiş duvarlar, çocuk resimleriyle doluydu. Burası bir hastane değil, bir sığınak gibiydi. Danışmadaki genç kadın, gülümseyerek karşıladı onları. Elif, titrek sesiyle randevularını onaylattı. “Dr. Kerem Bey’in bir sonraki boşluğu öğleden sonrası için. Biraz beklememiz gerekecek.”

Bekleme salonuna oturduklarında, Elif’in gözleri etrafta geziniyordu. Her şey tanıdıktı sanki, ama aynı zamanda çok farklıydı. Kerem, hep hayallerinin peşinden giden, ışıl ışıl parlayan bir adamdı. Çocuklarla çalışmak onun tutkusuydu. Elif, onun bu hayaline kendisinin de dahil olacağını hayal etmişti bir zamanlar. Ama hayat, onlara çok daha acımasız bir senaryo yazmıştı.

On yıl önceydi. Gencecik, üniversite son sınıf öğrencileriydiler. Aşkları, bahar çiçekleri gibi filizlenmiş, tüm İstanbul’u sarmıştı. Gelecek planları, her gece uykuya dalmadan önce kurdukları masallar gibiydi. Ama o yaz, bir anda her şey altüst oldu. Elif hamile kalmıştı. Ailesinin tutucu yapısı, o dönemin toplumsal baskısı Elif’in omuzlarına yıkılan dev bir kaya parçasıydı. Kerem, askerdeyken, Elif’in ailesi bu durumu gizlice halletmeye karar vermişti. Elif’i apar topar başka bir şehre götürmüşler, Kerem’le tüm bağlantısını koparmışlardı. Elif, Kerem’in geleceğinin, isminin bu durumla lekelenmesine dayanamayacağını düşünmüştü. Belki de korkmuştu, kendi ailesinin tüm öfkesini Kerem’in de yaşayacağından çekinmişti. Bir mektup yazmıştı. Titrek harflerle, bir yalanı fısıldayan bir mektup. “Seni artık sevmiyorum, hayatımda başka biri var. Beni unut.” Bu mektup, onların masalının sonu olmuştu. Kerem’in cevapsız aramaları, mesajları, Elif’in ailesinin soğuk duvarlarına çarpmış, geri dönmüştü. Elif, her gece yastığını ıslatmış, ama dik durmaya çalışmıştı. Defne, onun hayatındaki tek ışık, tek gerçek olmuştu.

“Anne, ben sıkıldım,” Defne’nin sesi, Elif’i geçmişin labirentinden çekip çıkardı. Elif, çantasından küçük bir eskiz defteri ve kalemler çıkardı. Defne, hiç vakit kaybetmeden çizmeye başladı. Parmaklarının ucunda sihir varmış gibi, renkler ve şekiller canlanıyordu kağıtta. Bir denizkızı, ama gözleri hüzünlü. Tıpkı Defne’nin ruhu gibi.

Elif, dalıp gitmişken, tanıdık bir ses koridordan geldi. “Canan, öğleden sonraki programıma tekrar bakar mısın? Bugün birkaç acil durum eklenmiş.” Gözleri fal taşı gibi açıldı Elif’in. Yıllar, saçlarına aklar düşürmüş olsa da, o ses aynıydı. Yıllar, yüzüne olgunluk katmış olsa da, o karizmatik duruş aynıydı. Kerem. O an, Elif nefes almayı unuttu. Kalbi göğsünü zorluyor, her atışıyla kulaklarında yankılanıyordu. Kerem, danışma masasına doğru ilerliyor, danışmadaki genç kadınla konuşuyordu. Elif, oturduğu koltuğa sinmeye çalıştı, görünmez olmayı diledi. Defne’nin dikkatle çizdiği resme baktı, minnettar bir şekilde. Kızı sayesinde Kerem’in onu fark etmeyeceğini umuyordu.

Ama kaderin, bazen kendi planları olurdu. Kerem, elindeki dosyaları karıştırırken, göz ucuyla bekleme salonuna baktı. O an, Defne’nin saçlarının arkadan uzanmış, babasınınkine benzer ense çizgisi gözüne çarptı. Sonra kızın profili… Elif’e ne kadar benziyordu. Kalbi bir an tekledi. Gözlerini bekleme salonunda gezdirdi ve Elif’le göz göze geldi. Dünya durdu. Zaman, saniyeleri unuttu. O eski, gençlik aşkının acısı, ilk günkü gibi taze bir yara gibi sızladı. Elif’in gözlerinde, korku ve tanıdık bir hüzün vardı. Kerem’in yüzünde ise, şaşkınlık, öfke ve yılların biriktirdiği tarifsiz bir özlem kol geziyordu.

“Elif?” Sesi fısıltı gibi çıktı. Bu ismi on yıldır hiç telaffuz etmemişti. Elif, yavaşça başını salladı, boğazı düğümlenmişti. Defne, annesinin gerildiğini hissetmiş gibi, başını kaldırdı. Annesine ve sonra da tanımadığı bu adama baktı.

Kerem, adımlarını bekleme salonuna çevirdi. “Elif, sen… burada ne işin var?”
Elif, zoraki bir gülümsemeyle, “Defne için geldim. Bir arkadaşım burayı önerdi.”
Kerem’in bakışları Defne’ye kaydı. Kızdaki tanıdık ifade, o masum ama sorgulayıcı bakış… “Bu kim?” Sesi daha sert çıkmıştı.
“Kızım. Defne.”
Kerem’in kafasında şimşekler çaktı. On yıl önce Elif’in onu terk etmesi, o mektup, ve şimdi kucağında bir çocukla karşısında durması… Aklından binlerce soru, binlerce ihtimal geçti. Gözleri Defne’nin yüzünde oyalandı. Kendi çocukluk fotoğraflarına ne kadar da benziyordu… Kalbi, aniden hızlandı. Sanki bir kayıp parça bulunmuş, ama aynı zamanda dev bir boşluk oluşmuştu.

Elif, Kerem’in gözlerindeki fırtınayı hissetti. “Randevumuzu iptal edebilir miyiz acaba?” diye sordu, danışmadaki genç kadına dönerek.
“Hayır!” Kerem’in sesi gür çıktı. “Hayır, iptal etmiyoruz. Ben kendim ilgileneceğim.”
Elif’in içindeki tüm savunma mekanizmaları devreye girmişti. Bunu Defne’ye yapamazdı. Kerem’in öfkesi, kırgınlığı Defne’ye yansımamalıydı.

Kerem, adımlarını Elif’in yanına attı, ama bakışları Defne’deydi. “Merhaba Defne. Ben Kerem. Dr. Kerem. Sen çok güzel resimler yapıyormuşsun, öyle mi?”
Defne, annesinin arkasına saklandı. Başını kaldırdı, Kerem’e bir anlık baktı, sonra tekrar annesinin pantolon paçasını sıktı.
“Defne biraz çekingendir,” dedi Elif, sesi buz gibiydi.
“Anlıyorum. Benimle gelmek ister misin? Sana atölyemi göstereyim.” Kerem, gözleriyle Elif’e meydan okuyordu. Sanki bu bir yüzleşmeydi, yılların birikmiş öfkesi ve merakı.

Elif, çaresizce başını salladı. Kerem’in odasına, yani atölyesine doğru yürüdüler. Burası, Kerem’in ruhunu yansıtan bir yerdi. Duvarlarda çocuk resimleri, heykeller, müzik aletleri… Ve pencereden giren ışıkla aydınlanan bir çalışma masası. Kerem, Defne’ye resim malzemelerini gösterdi, onunla yavaş yavaş konuşmaya başladı. Şaşırtıcı bir şekilde, Defne Kerem’in sakin ve anlayışlı yaklaşımına karşılık verdi. Resim yaparken Kerem’le fısıltıyla konuşuyor, nadiren de olsa gülüyordu. Elif ise bir köşede oturmuş, bu manzarayı izlerken kalbinin ikiye bölündüğünü hissediyordu. Bir yanda Kerem’i yıllar sonra bu kadar doğal ve sıcak görmek onu mutlu ediyor, diğer yanda ise içindeki sır onu boğuyordu. Defne’nin Kerem’e olan benzerliği, her geçen dakika daha da belirginleşiyordu. Mimikler, gözler, hatta kaşlarını çatışı bile aynıydı.

Kerem, Defne ile ilgilenirken, ara ara Elif’e kaçamak bakışlar atıyordu. Gözlerinin içinde binlerce soru vardı. On yıl… On yıl boyunca bu kadının hayatında ne olmuştu? Neden onu terk etmişti? Ve Defne… Bu çocuk nereden çıkmıştı? İçindeki şüpheler, mantık duvarlarını yıkıp geçiyordu. O kadar net bir benzerlik vardı ki…

Defne, resmini bitirip Kerem’e uzattı. Renkli bir kuş resmiydi, ama kanatları kırık gibiydi. Kerem, resmi dikkatle inceledi. “Bu kuş neyi temsil ediyor Defne?”
Defne, mırıldanarak, “Kendimi. İçimdeki sesi.”
Kerem, Defne’nin gözlerine baktı, sonra Elif’e döndü. Elif’in yüzünde, aynı kederli ifade vardı. Kerem, Defne’ye sarıldı. “Sen çok özel bir kuşsun Defne. Belki de kanatların kırık değil, sadece onlara nasıl uçacağını öğretmeliyiz.”
Elif’in gözleri doldu. Kerem’in şefkati, bir zamanlar ona ait olan bu şefkat, şimdi kızına akıyordu.

Defne, terapi seanslarına Kerem’le devam etti. Her geçen gün, Kerem Defne’ye daha da bağlanıyor, onunla arasında görünmez bir bağ oluştuğunu hissediyordu. Bu durum, Elif için işkenceydi. Kerem’le her karşılaşmasında, geçmişleri, yalanları ve Defne’nin babasızlığı yüzüne vuruluyordu.

Bir öğleden sonra, Defne seansını bitirmiş, Elif onu beklerken telefonunu şarj etmek için danışmaya bırakmıştı. Kerem, Defne’nin dosyasına son notlarını eklerken, bir an duraksadı. Dosyanın arasına sıkışmış, yıpranmış bir fotoğraf gördü. Elif’in gençlik fotoğrafıydı. Elif, Kerem’le üniversite bahçesinde, gülümserken. O fotoğraf, Kerem’in kalbini on yıl öncesine götürdü. Sonra o anki düşünceleriyle bugünü birleştirdi. O fotoğrafı telefonunun kamerasından çekerek büyüttü. Elif’in o günkü saç şekli, yüzündeki gülücük… Ve Defne’nin şimdiki yüzü. Kendi çocukluk fotoğraflarıyla yan yana getirdiğinde, inkâr edilemez bir gerçekle yüzleşti. Bu benzerlik, sadece bir tesadüf olamazdı. Defne, Kerem’in kızıydı.

Yıkılmıştı. Yıllar süren bir boşluk, bir aldatılmışlık hissi tüm benliğini sardı. Elif’in onu terk etme mektubu, “hayatında başka biri var” yalanı, şimdi acı bir şekilde açıklığa kavuşuyordu. Başka biri yoktu. Başka bir şey vardı. Daha büyük, daha gerçek bir şey. Bir çocuk. Kendi çocuğu.

Telefonunu sessize alıp, Elif’e mesaj attı: “Acil konuşmamız gerekiyor. Lütfen Defne’yi yatağına yatırınca buraya gel.”

Elif, mesajı gördüğünde kalbinin teklediğini hissetti. İşte o an gelmişti. Yıllardır kaçtığı, sakladığı gerçek, artık duvarları yıkıp çıkacaktı. Defne’yi uyuttuktan sonra, titreyen adımlarla Kerem’in merkezine döndü. Kapıyı çaldığında, Kerem’in sesi soğuk ve mesafeliydi. “Gel.”

Kerem, masasının başında oturuyordu, yüzü bembeyazdı. Elinde o eski fotoğraf. Gözleri, Elif’in gözlerine kilitlendi. “Defne… benim kızım, değil mi?”
Elif’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Başını yavaşça salladı. Hıçkırıklar boğazına düğümlenmişti. “Özür dilerim Kerem. Çok özür dilerim.”
Kerem, oturduğu yerden kalktı, pencereye doğru yürüdü, sırtını Elif’e döndü. “Neden Elif? Neden bana söylemedin? Yıllarca, sen beni terk ettin diye yaşadım. Yıllarca, benim bir kızım olduğunu bilmeden yaşadım!” Sesi öfkeyle titriyordu.
“Korktum Kerem. Ailem… çok baskıcıydı. O dönemde köydeki dedemden duyduğum laflar, herkesin namus meselesi dediği şeyler… Ben hamile kalınca kıyamet koptu. Beni senden uzaklaştırdılar. Sen askerdeyken, bana seni kötü gösterdiler. Senin geleceğini mahvedeceğimi söylediler. ‘Böyle bir şeyle ismin anılırsa, bir daha kimse sana güvenmez’ dediler. O kadar gençtim ki, her şeye inandım. Senin hayatını kurtardığımı düşündüm. Senin itibarını koruduğumu…” Elif’in sesi hıçkırıklar içinde kayboldu. “Sana yalan söyleyerek seni koruduğumu sandım. Defne’yi de bu kötü hikayenin dışında tutmak istedim. Sensiz büyüdü, ama hep bir babası olduğunu biliyordu. Senden bahsederdim ona… Hep en iyi insan olduğunu…”

Kerem, yavaşça Elif’e döndü. Gözleri yaşlarla doluydu, ama bu sefer öfkenin yanında tarifsiz bir acı ve şefkat de vardı. “Benim geleceğimi mi kurtardın Elif? Bensiz geçen on yıl, babasız büyüyen Defne… Kimin hayatını kurtardın? Kendini de beni de on yılın dipsiz kuyusuna attın.”
Elif, başını eğdi. “Biliyorum. Biliyorum ne kadar hata yaptığımı. Ama başka çarem yoktu. Çok yalnızdım. Kimseye güvenemiyordum. Annem bile benden yüz çevirmişti. Sadece Defne vardı. O, benim tek nefesimdi.”

Kerem, yavaşça Elif’e yaklaştı. Yüzündeki öfke yavaş yavaş siliniyor, yerine bir hüzün ve bitmek bilmeyen bir özlem geliyordu. “Benim de nefesimdi Elif. Şimdi öğreniyorum. Nasıl yaşarım ben bu on yılı?” Gözlerini kapattı, bir süre öylece durdu. Sonra tekrar Elif’e baktı. “Peki şimdi ne olacak? Defne… o benim kızım. Ve ben onun babası olmak istiyorum. Kayıp zamanı geri getiremeyiz. Ama yeni bir zaman yaratabiliriz.”

Elif, gözlerini Kerem’in gözlerine dikti. Yılların yarası, şimdi acı bir umuda dönüşüyordu. “Benimle birlikte… Defne için, bizim için yeniden başlayabilir misin?”
Kerem’in eli, yavaşça Elif’in eline uzandı. Parmakları birbirine kenetlendi. Aralarındaki elektrik, on yıl önceki gibiydi, ama bu sefer daha olgun, daha yaralı, daha derin bir anlam taşıyordu. “Bu kolay olmayacak Elif. Yılların acısı var, yalanlar var. Ama… evet. Deneyeceğim. Defne’nin bu hikayede tek suçu, bizim yanlışlarımız yüzünden babasız büyümesi. Ona bunu borçluyuz. Ve belki… belki biz de kendimize ikinci bir şans vermeliyiz.”

Elif, Kerem’in gözlerinde yanan ateşi, o eski tanıdık ışığı gördü. Yıllar sonra, ilk defa derin bir nefes aldı. Sanki tüm yük omuzlarından kalkmış, ruhu özgürleşmişti. Gözyaşları, bu sefer acının değil, umudun habercisiydi.

Ertesi gün, Defne’nin seansından sonra, Kerem, Defne’yi kucağına aldı. Elif, onları izlerken kalbi sıcacık oldu. Kerem, Defne’ye fısıldadı: “Defne, ben senin babanım.”
Defne’nin gözleri kocaman açıldı. Annesine baktı, sonra tekrar Kerem’e. Küçük bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Baba?”
Kerem’in gözleri doldu. “Evet kızım. Baban.”
Elif’in gözünden yaşlar akarken, Kerem’in elini uzatıp tuttuğunu hissetti. Üçü birlikte, geleceğe doğru, kırık kanatlarını yeniden onarmak için yola çıkıyordu. Bu, sıfırdan bir başlangıç değildi. Bu, eski yaraların üzerine yeni bir umut dikmek, ikinci bir nefes almaktı. Zor olacaktı, ama şimdi, el ele, bu yolculuğa çıkmaya hazırdılar.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top