aile draması

Kesişen Yas

8 dakikalık okuma · 1429 kelime

Doktorun dudaklarından dökülen her kelime, soğuk bir neşter gibi kesiyordu içimi. “Eşiniz Can Bey… maalesef kurtaramadık.” Dünya ayaklarımın altından kayıp giderken, Can’ın o sabahki gülen yüzü, bana son kez sarılışı canlandı gözümde. Birkaç saniye önce her şeyin paramparça olduğu bu koridorda, onunla birlikte son nefesimi vermeliydim sanki. Gözlerim buğulu, dizlerim titreyerek duvara tutunmaya çalışırken, aynı anda yanımdan bir hıçkırık sesi yükseldi. Başımı çevirdim, biraz ötemde, kendisi de aynı yıkımın pençesinde, benden farksız bir adam duruyordu. Koyu kahve saçları karmakarışık, gözleri kızarmış, takım elbisesi buruşmuştu. Ona sadece bir kez rastlamıştım hastane kafeteryasında, Zeynep Hanım’ın eşi olduğunu biliyordum. Şimdi, o da doktorun acı sözleriyle sarsılıyordu. “Zeynep Hanım… durumu kritik. Yoğun bakıma alıyoruz. Yaşam destek ünitesine bağlı.”

Bu, Emre’yle tanışmamızın, ya da daha doğrusu aynı girdabın içine düşmemizin ilk anıydı. İkimiz de aynı kazanın mağdurlarıydık. Benim eşim Can, onun eşi Zeynep, aynı araçta, aynı talihsiz virajda hayatlarının en keskin dönüm noktasına gelmişlerdi. Can ölmüştü. Zeynep ise yaşamla ölüm arasında ince bir çizgide asılı kalmıştı.

İlk günler bulanık bir rüya gibi geçti. Can’ın cenazesini kaldırdım, eve döndüm, soğuk duvarlar üzerime geliyordu. Her köşe Can’ın anılarıyla doluydu. Kahve fincanı, giysileri, en sevdiği koltuk… Her şey onun kokusunu taşıyordu. O kokunun silinmesinden, onunla birlikte benim de yok olacağımdan korkuyordum. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri ise boşlukta sallanıyordum. Bir yandan da Zeynep’in durumunu merak ediyordum istemsizce. O anları birlikte yaşamıştık, aynı koridorun acısını paylaşmıştık.

Hastaneye gitmeye devam ettim, bir yanım Can’ın son anlarını, diğer yanım o koridoru, Emre’yi arıyordu. Bir hafta sonra, koridorda onu gördüm. Perişan haldeydi, ama gözlerinde tanıdık bir keder vardı. Başımı öne eğerek yanımdan geçip gideceğini sandım ama durdu.

“Deniz Hanım?” Sesi boğuktu.
“Emre Bey…”
“Başınız sağ olsun. Can… çok iyi bir insandı.”
“Teşekkür ederim. Zeynep Hanım nasıl?”
“Aynı… Ufak bir umut var ama doktorlar hala temkinli. Hiçbir değişiklik yok.”

Sohbetimiz sadece birkaç cümleden ibaret olsa da, o an hissettiğim şey tuhaf bir rahatlamaydı. Kendi yasımın içinde boğulurken, bir başkasının da benimle aynı karanlıkta yürüdüğünü bilmek, yalnız olmadığımı hissettirmişti. O günden sonra hastane koridorları, bizim için sessiz bir buluşma noktası oldu. Geceleri Zeynep’in odasının önünde beklerken, çoğu zaman Emre’yi de aynı yerde buluyordum. Oturup konuşmuyorduk, sadece varlığımızla birbirimize destek oluyorduk. Arada bir başımı çevirip ona baktığımda, onun da bana baktığını görüyordum. Bakışlarımız, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu. Anlayış, acı, yalnızlık ve tuhaf bir ortak kader.

Can’ın ölümünün üzerinden bir ay geçmişti. Acım ilk günkü gibi taze olsa da, dış dünyaya karşı bir maske takmaya başlamıştım. Ama içimde kocaman bir boşluk vardı. Emre ise hala Zeynep’in başında bekliyordu. Zamanla, koridordaki sessiz buluşmalarımız, hastane kafeteryasındaki kahvelere dönüştü. Konuşuyorduk. Saatlerce. Can’ın ne kadar neşeli bir insan olduğunu, Zeynep’in ne kadar hayat dolu olduğunu anlatıyorduk birbirimize. Ortak anılarımızı paylaşıyorduk; Can ve Zeynep’in ne kadar yakın arkadaş olduklarını, birlikte ne planlar yaptıklarını… İlk kez, bu trajedinin gölgesinde başka bir insanla bu kadar açık konuşabiliyordum. O da bana aynı şekilde karşılık veriyordu.

Bir akşam, kafeterya kapanmış, hastane koridorları daha da tenhalaşmıştı. Emre, Zeynep’in odasının önündeki sandalyede oturmuş, elleriyle yüzünü kapatmış titriyordu. Yanına oturdum, hiçbir şey söylemedim. Sadece omzuna dokundum. Omuzları sarsılmaya devam etti, sonra yavaşça doğruldu. Gözleri kan çanağı gibiydi.

“Yoruldum Deniz. Çok yoruldum.”
Sesi çatallıydı.
“Biliyorum. Ben de.”
“Can’ın seni bırakıp gitmesine inanamıyorum. Seni böyle yalnız bırakmasına…”
Bu cümlesi içimi burktu. Can gitmemişti, alınmıştı benden. Ama Emre’nin bu sözleri, benim yalnızlığıma duyduğu empatiyi gösteriyordu.

“Sen de çok yalnızsın Emre. Zeynep iyileşecek. İyileşmek zorunda.”
“Ya iyileşmezse? Ya eski Zeynep olmazsa? Ben ne yapacağım o zaman?”
Gözlerindeki korku, benim içimdeki boşluğa çok benziyordu.
“Bilmiyorum Emre. Gerçekten bilmiyorum.”

O gece, ilk kez elimi tuttu. Çekmedim. Elinin sıcaklığı, buz kesmiş kalbime bir nebze olsun yaşam kırıntısı taşıdı. Parmakları, benimkilerin arasına kenetlendi. Öylece oturduk, yan yana, dünyanın bütün ağırlığı omuzlarımızdaymış gibi. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı, onun da gözlerinin dolduğunu fark ettim. Bu, sadece yasın gözyaşları değildi. Tuhaf, anlaşılmaz bir yakınlaşmanın, belki de bir uyanışın gözyaşlarıydı.

Sonraki haftalar, bizim için gizli bir ritüel halini aldı. Hastane dışında buluşmaya başladık. Önce kafelerde, sonra parklarda. Konuşmalarımız sadece acıdan ibaret olmaktan çıktı. Hayata dair, geleceğe dair, umutlara dair şeyler konuşuyorduk. Geceleri uzun telefon konuşmaları yapıyorduk. Emre, Zeynep’in başına gelenlerden duyduğu suçluluğu, yaşama tutunma çabasını anlatıyordu. Ben de Can’ı nasıl özlediğimi, ama aynı zamanda hayatın devam etmesi gerektiği gerçeğiyle nasıl yüzleştiğimi dile getiriyordum.

Bir öğleden sonra, şehrin kalabalığından uzak, sakin bir parkta oturuyorduk. Hava ılıktı, hafif bir rüzgar saçlarımızı okşuyordu. Emre, uzun zamandır beklediğim ama bir yandan da korktuğum o soruyu sordu.

“Deniz… Ben senden hoşlanıyorum.”
Yüzüm kızardı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atmaya başladı.
“Emre… Ne diyorsun?”
“Biliyorum. Saçma. Olmaması gereken bir şey. Zeynep… Can… Ama engel olamıyorum. Sen bana iyi geliyorsun. Seninle konuşmak, seni görmek, hayatımda kalan tek gerçek iyi şey gibi.”
Gözleri samimiydi, çaresizdi. Benim de içimde büyüyen ama adını koymaya cesaret edemediğim hisleri dile getirmişti.
“Ben de… ben de sana karşı boş değilim Emre.”
Sesim titrek çıktı. Bu itiraf, içimde hem bir rahatlama hem de korkunç bir suçluluk dalgası yarattı. Can’ı nasıl unutabilirdim? Zeynep, yoğun bakımda yaşam mücadelesi verirken biz bunu nasıl yapabilirdik?

O günden sonra ilişkimiz, adı konmamış ama her hücresinde hissedilen bir yasakla şekillendi. Gizli buluşmalarımız, çalınmış öpücüklerimiz, fısıldanmış sözlerimiz… Her an, bir hançer gibi vicdanımıza saplanıyordu. Hastanede, Zeynep’in odasının önünden geçerken, içimdeki utanç katlanarak büyüyordu. Emre’nin gözlerinde de aynı karmaşayı görüyordum. Ama birbirimize tutunmadan duramıyorduk. O, benim için kayıp bir limandı. Ben de onun için, dipsiz bir kuyuda uzanan bir el.

Zeynep’in durumu aylardır aynıydı. Ufak iyileşmeler, ardından küçük gerilemeler. Doktorlar belirsizdi. Emre’nin umudu giderek azalıyordu. Bir yandan Zeynep’e karşı hissettiği sorumluluk, diğer yandan bana duyduğu hisler arasında sıkışıp kalmıştı. Ben de kendi yasımın içinde, Emre ile bulduğum bu tesellinin günahkar bir yanı olup olmadığını sorguluyordum sürekli. Can’ı gerçekten unutmuş muydum? Hayır. Can hep kalbimdeydi. Ama Emre… Emre bana yeniden nefes almayı öğretiyordu. Ya da öyle sanıyordum.

Bir akşam, her şeyin başladığı o hastanede, kafeterya kapandıktan sonra yine Emre ile buluşmuştuk. Ben oturuyordum, o ayakta pencereden dışarı bakıyordu. Omuzları çöküktü.
“Bugün doktorlarla konuştum Deniz.”
Sesi donuktu.
“Ne oldu? Kötü bir şey mi var?”
“Zeynep… Bilinç seviyesinde bir ilerleme var. Gözlerini açmış.”
Birden irkildim. Bu haber, hem beklediğim hem de hiç beklemediğim bir şeydi. Sevinmeli miydim, yoksa korkmalı mıydım?
“Gerçekten mi? Bu harika bir haber Emre!”
Dedim, ama sesimdeki sevinç sahteydi.
“Evet. Harika bir haber. Ama…”
Döndü, gözleri dolu doluydu.
“Ama benim için her şeyi daha da zorlaştırıyor.”
Sustuk. Bu anın geleceğini ikimiz de biliyorduk. Zeynep’in iyileşmesi, bizim yasak aşkımızın sonu demekti.
“Biz… biz ne yapacağız Emre?”
“Bilmiyorum Deniz. Yemin ederim bilmiyorum. Nasıl yaparım bunu? Zeynep, bunca zaman sonra ilk kez gözlerini açmışken, ben onu nasıl bırakırım?”
Sözleri keskin bıçaklar gibi içimi kesti. İçimde bir yanım, onun haklı olduğunu, bunun olması gerekeni olduğunu bağırıyordu. Diğer yanım ise paramparça oluyordu.

Günler geçti. Zeynep’in iyileşmesi yavaş ama kararlı bir şekilde ilerliyordu. Bilinci yerine geliyordu, hafızası zaman zaman bulanık olsa da, etrafındaki insanları tanımaya başlıyordu. Emre’nin her arayışı, her mesajı artık bir vedaya dönüşüyordu. Buluşmalarımız azaldı, telefon konuşmalarımız seyrekleşti. Aramızda görünmez bir duvar örülüyordu.

Son görüşmemiz, yağmurlu bir sonbahar akşamında, yine aynı parkta gerçekleşti. Çınar ağaçlarının altında, ıslak bir bankta oturuyorduk. Emre’nin yüzü solgundu, gözleri hüzünlüydü.
“Deniz… bunu daha fazla sürdüremeyiz.”
Sesi titrek çıktı. Kalbim acıyla sızladı, ama bu sonucu çoktan kabullenmiştim.
“Biliyorum Emre.”
“Zeynep’in bana ihtiyacı var. Ona bunları nasıl açıklayacağım? Ona nasıl bakacağım yüzüne? Ona nasıl ihanet ederim?”
Gözleri benden kaçtı.
“İhanet etmiyorsun Emre. Sen sadece bir adamsın, yalnızdın, çaresizdin. Ben de öyleydim.”
“Belki de bu bizim yasımızdı Deniz. Can’ın ve Zeynep’in yası… Biz sadece birbirimizde teselli aradık.”
Sözleri, içimdeki acıyı biraz olsun hafifletmiyordu. Belki de haklıydı. Belki de yasımız, bu anlaşılmaz çekimi yaratmıştı. Ama hissettiklerim bu kadar basit bir teselli miydi? Gözleri benimkilerle buluştu. İkisinde de derin bir hüzün vardı.
“Seni… seni seviyorum Deniz.”
Bu sözler, ilk kez bu kadar net duyduğumda, içimde bir acı fırtınası kopardı. Onu sevdiğimi biliyordum, ama şimdi bu sevgi, yasanın ve imkansızlığın mührünü taşıyordu.
“Ben de seni Emre.”
Bu vedanın, dudaklarından dökülen en acı sözler olduğunu biliyordum.

Son bir kez sarıldık. Bedenleri birbirine kenetlenen iki yaralı ruh gibiydik. O sarılışta, tüm pişmanlıklar, tüm dile gelmemiş sözler, tüm imkansız umutlar vardı. Ayrıldığımızda, yağmur hızlanmış, sanki gökyüzü de bizimle birlikte ağlıyordu. Emre, başını öne eğmiş, ağır adımlarla uzaklaştı. Bir daha dönüp bakmadı. Ben de arkasından öylece bakakaldım, kalbimdeki boşluk bir kez daha büyümüştü. Can’ın gidişiyle başlayan yasım, şimdi Emre’nin gidişiyle katmerlenmişti.

Eve döndüm. Boş ev, soğuktu. Can’ın fotoğrafını elime aldım. Gülüyordu. Ona ihanet etmiş miydim? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o kısacık, gizli zaman diliminde, Emre’nin bana yeniden yaşama umudu verdiğidir. Ve şimdi o umut, kendi trajedisinin gölgesinde, sessizce yok olmuştu. Yasak aşkımız, başladığı gibi, bir yasın pençesinde sona ermişti. Ben de yeniden, ama bu kez iki kişilik bir yasla baş başa kalmıştım. Gözlerimi kapattım. Kulağımda sadece yağmurun sesi ve kalbimin kırık tınısı vardı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top