aile draması
Saklı Irmak
Elif’in parmağındaki pırlanta, Zeynep’in gözlerini kamaştırırken, içindeki buruk tat, mutluluğun tuzlu bir damlası gibi diline yayılıyordu. En yakın arkadaşının hayatının aşkını bulmuş olması onu sevindirmeliydi, ama Can’a ilk baktığı an, bu tebessümün arkasına gizlenen bambaşka bir fırtınanın sinyallerini almıştı bile. Can, Elif’in onu tanıştırdığı o ilk akşam, sıcak bir gülümsemeyle elini uzattığında, Zeynep’in avucunda kalan o kısa süreli temas, yasak bir akımın başlangıcı olmuştu. Bu, olmaması gereken bir histi; Elif’e duyduğu dostluğun kutsallığına ihanet eden, vicdan azabıyla harmanlanmış bir çekimdi.
Elif ve Can’ın nişan töreni, Zeynep için sevinçle acının iç içe geçtiği bir labirentti. Kadeh kaldırırken, Elif’in pırıl pırıl gözlerine bakarken Can’ın gözlerinin bir anlığına kendisininkilerle kesiştiğini hissetmişti. O an, havada asılı kalan küçük bir elektrik kıvılcımı gibiydi; sadece ikisinin anlayabileceği, fark edilmemesi gereken bir işaret. Bu işaret, Zeynep’in ruhunda derin bir çukur kazmaya başlamıştı bile. Elif’e olan sevgisi kadar derindi bu çukur, belki de daha da derin. Can, pazarlama sektöründe başarılı, karizmatik ve insanları etkilemeyi iyi bilen bir adamdı. Konuşmaları zeki, gülüşü içtendi. Elif’in neden ona aşık olduğunu anlamak zor değildi. Zor olan, Zeynep’in de aynı bataklığa doğru çekiliyor oluşuydu.
Düğün hazırlıkları aylar sürdü. Elif, Zeynep’i her aşamada yanında istedi. Gelinlik seçimi, mekan bakma, davetiye tasarımı… Her adımda Zeynep, Elif’in en yakın sırdaşı ve yardımcısıydı. Can da bu süreçte sık sık onlara eşlik ediyordu. Bazen üçü birlikte saatler geçiriyor, bazen de Elif’in anlık bir işi çıktığında Zeynep ve Can yalnız kalıyorlardı. İşte bu yalnızlık anları, Zeynep için bir işkenceye dönüşmüştü. Birlikte seçtikleri düğün pastasının tadına bakarken Can’ın parmakları hafifçe Zeynep’inkilere değmiş, ikisinin de gözleri anlık bir şaşkınlıkla birbirine kenetlenmişti. Can, sanki hiçbir şey olmamış gibi elini çekmişti ama Zeynep, avucunda hissettiği o kısa süreli yanmanın izini uzun süre silememişti.
Bir akşam, düğün davetiyelerini son rötuşlarını yapmak için Zeynep’in mimarlık ofisine gelmişlerdi. Elif, Can’ın kuzeniyle telefonda konuşurken, Zeynep ve Can davetiye örneklerini inceliyorlardı. Can, “Şu font senin projelerdeki çizim fontuna benziyor,” demiş, gülümsemişti. Zeynep, bir süredir üzerinde çalıştığı müze projesinin maketini gösterdiğinde Can, büyük bir ilgiyle dinlemişti onu. Detaylara inmiş, sorular sormuş, Zeynep’in tutkusunu anlayan tek kişi oymuş gibi hissettirmişti. Elif ise telefonu bitirdiğinde, “Ay ne kadar da ilgilisiniz,” diye neşeyle gülmüş, aralarındaki gerilimin farkına bile varmamıştı. O an Zeynep, Can’a karşı duyduğu bu çekimin tek taraflı olmadığını, Can’ın da bir şeyler hissettiğini iliklerine kadar hissetmişti. Bu gerçek, onu hem korkutuyor hem de yasak bir heyecanla sarıyordu.
Gizli bir anlayış, bakışlar ve sözlerdeki ima arasında büyüdü. Can, Zeynep’in mimarlık projeleri hakkında sık sık soru soruyor, onu dinliyor, hatta bir keresinde ofisine gelip uzun uzun sohbet etmişti. O akşam, ofis boştu. Hava kararmış, dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı. Can, Zeynep’in bir proje maketinin üzerinde çalıştığını görünce ona yardım etmeye başlamıştı. Maketle uğraşırken parmakları tekrar birbirine değdi. Bu sefer temas uzun sürdü, titrek ve kararsızdı. İkisinin de nefesi kesilmişti. Gözleri buluştuğunda, odadaki tüm sessizlik anlam kazanmıştı. “Zeynep,” diye fısıldadı Can, sesi çatlamıştı. Zeynep cevap vermedi, veremedi. Sadece gözlerine baktı, okyanusun derinliklerinde kaybolmuş gibi. Can yavaşça ona yaklaştı, dudakları Zeynep’inkileri bulduğunda, Zeynep kendini tamamen kaybolmuş hissetti. O öpücük, sadece bir dudak teması değil, ruhlarını birbirine bağlayan, geri dönülemez bir yemindi. Vicdanı çığlık atarken, bedeni ihanetin tatlı zehrine teslim oluyordu.
İlk öpücüğün ardından gelen günler, Zeynep için kâbustu. Elif’le her konuştuğunda, onun saf mutluluğunu gördüğünde, içindeki utanç dağ gibi büyüyordu. Can’la ise gizli mesajlar, kısa telefon konuşmaları ve kaçamak buluşmalar başladı. Bir kahve bahanesiyle buluşuyor, bir sergiye gitmiş gibi davranıyorlardı. Her buluşma, bir öncekinden daha derine çekiyordu onları. Birbirlerinin iç dünyalarına daha fazla giriyor, hayallerini, korkularını paylaşıyorlardı. Zeynep, Can’da aradığı huzuru ve anlayışı bulmuştu, Can ise Zeynep’te kaybettiği tutkuyu ve gerçekliği. Ama bu her şeyin yasak oluşu, tadını kaçırıyordu.
“Yapamayız Can,” diye fısıldadı bir akşam, Can’ın kolları arasında. Birbirlerini sıklıkla ziyaret ettikleri, şehrin gürültüsünden uzak, terk edilmiş bir sahildeydiler. Dalgaların sesi, Zeynep’in içindeki fırtınanın sesiyle yarışıyordu. “Bu Elif’e haksızlık. O bizim en yakın arkadaşımız. Nasıl yapabiliriz bunu?”
Can’ın yüzünde derin bir hüzün belirdi. “Biliyorum Zeynep. Her an vicdan azabı çekiyorum. Ama sensiz de yapamıyorum. Seni düşündükçe kendime engel olamıyorum. Bu his, her şeyden daha güçlü.”
Zeynep, Can’ın sözlerine tutunmak istiyordu, ama Elif’in gülen yüzü gözünün önüne geldiğinde, boğazına oturan yumruyla nefes almakta zorlandı. “Düğüne çok az kaldı Can. Ne yapacağız?”
Can, onu daha sıkı sardı. “Bilmiyorum. Sadece seninle olmak istiyorum. Sadece sen…”
O an, Zeynep için dünya durmuştu. Bu yasak aşkın ateşiyle yanmak, Elif’e ihanet etmekten daha az acı verici değildi. Bir çıkış yolu yoktu. Ya her şeyi bitireceklerdi ya da bu sırrın altında ezilmeye devam edeceklerdi.
Düğün haftasına gelindiğinde gerilim doruğa ulaşmıştı. Zeynep, günlerdir doğru düzgün uyuyamıyor, yemek yiyemiyordu. Gözlerinin altı çökmüş, ruhu yorgundu. Elif, onun düğün stresinden olduğunu düşünüyordu. “Zeynepciğim, sen de çok yoruldun benimle,” diyerek ona sarılmış, masumca gülümsemişti. O an Zeynep, Elif’in o masumiyetine ihanet edemeyeceğine dair bir karar almıştı içinde. Bu çemberin kırılması gerekiyordu, ne pahasına olursa olsun.
Düğünden bir gün önce, Zeynep Can’ı son bir kez görmeye karar verdi. Bir parkta, bankta oturdular, aralarında büyük bir boşluk vardı. “Bitmeli Can,” dedi Zeynep, sesi titriyordu. “Elif bunu hak etmiyor. Biz bunu hak etmiyoruz. Ne olursa olsun, bu sırla yaşayamam. Ona her baktığımda, kendimi bir canavar gibi hissediyorum.”
Can, başını ellerinin arasına aldı. O da bitkin görünüyordu. “Biliyorum Zeynep. Ama kalbim…”
“Kalbin Elif’e ait olmalı Can,” diye kesti sözünü. “Onu seviyorsun. Bu, sadece bir anlık tutku. Geçmeli. Geçmek zorunda.” Sesinin her zerresi yalan söylüyordu. Bu tutku değildi, bu bir aşktı. Ama bu aşkın bir geleceği yoktu.
Can’ın gözlerinde yaşlar belirmişti. “Ben seni seviyorum Zeynep. Seni de seviyorum. Nasıl olacak bu?”
“Olamayacak Can,” dedi Zeynep, gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine izin vermeden. “Yarın, sen Elif’le evleneceksin. Ben de en yakın arkadaşımın mutluluğuna şahit olacağım. Bu, ikimizin de sonu. Bundan sonra, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmak zorundayız. Elif’in haberi olmamalı. Asla.”
Can, başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde derin bir acı vardı, ama aynı zamanda bir kabulleniş de seziliyordu. “Peki,” diye fısıldadı. “Peki öyle olsun. Ama bil ki, seni asla unutmayacağım.”
Düğün günü, Zeynep, Elif’in gelin odasında saçını yaparken aynadaki yansımasına baktı. Güzeldi, pırıl pırıldı Elif. Gözlerinde bir tek mutluluk vardı. Zeynep, ona sarıldığında, kalbinin paramparça olduğunu hissetti. Sanki içinden bir şeyler sökülüp alınıyordu. Bir an düşündü, her şeyi itiraf etse ne olurdu? Elif’in hayalleri, Can’ın geleceği, kendi vicdanı… Hepsi tuzla buz olurdu. Hayır, bu sır, sadece kendisinin ve Can’ın yükü olmalıydı.
Salona girdiğinde, Can’ı gördü. Damatlık içinde, her zamanki gibi karizmatik ve yakışıklıydı. Bakışları kısa bir anlığına Zeynep’inkileri buldu. O bakışta, sözsüz bir elveda, yaşanmış her şeyin ağırlığı ve yaşanamayacakların acısı vardı. Zeynep, gülümsedi, bu en zor gülümsemelerinden biriydi. Elif’in yanına yürüdü, yüzündeki maskeyi sonuna kadar korudu. Tören başladı. Elif ve Can, nikah masasında, aşklarını tüm dünyaya ilan ederken, Zeynep arkada, kalbine saplanan bıçakla sessizce duruyordu. “Evet,” dediler. Yeminlerini ettiler. Yüzükler takıldı. Zeynep, her “evet” ile biraz daha yok oldu.
Tören sonrası kutlamalar devam ederken Zeynep, kimseye görünmeden salondan çıktı. Kendi düğünüymüş gibi hissetmişti, ama kahramanı değil, figüranı olduğu bir düğün. Dışarıdaki soğuk hava, içindeki yangını bir nebze olsun dindirememişti. Taksiye bindi ve nereye gideceğini bilemeden, sadece uzaklaşmak istedi.
Aylar geçti. Zeynep, işine daha fazla sarıldı. Yeni projeler aldı, yeni insanlarla tanıştı. Hayatında bir boşluk vardı, büyük bir boşluk. Elif’le görüşmeleri seyrekleşmişti. Eskisi gibi değildi hiçbir şey. Her telefonunda, her buluşmasında Elif’in neşeli sesini duyduğunda, içindeki o saklı ırmak daha da derine akıyordu. Can’la hiç karşılaşmadılar. Sanki ikisi de sözleşmiş gibi birbirlerinden uzak durmuşlardı.
Bir akşam, Zeynep ofisinde geç saatlere kadar çalışıyordu. Masasının üzerinde duran, gelen postalar arasından küçük, kahverengi bir zarf dikkatini çekti. Üzerinde gönderen adı yoktu, sadece kendi adresi yazılıydı. Merakla açtığında, içinden küçük, özenle oyulmuş bir tahta kuş çıktı. Uçmaya hazır kanatları olan, narin bir kuştu bu. Yutkundu. Bu kuş, Can’la birlikte gittikleri o terk edilmiş sahil kenarında, denizin kıyıya attığı bir dal parçasından bahsettikleri anı temsil ediyordu. Zeynep, o zamanlar ona, “Hayat, tıpkı bu dal parçası gibi, seni bilmediğin yerlere sürükler. Ama önemli olan, o dal parçasından bile bir güzellik çıkarabilmektir,” demişti. Can da o zaman “Belki de o dal parçasına bir ruh verip kuş yapmalıyız, özgürlüğe uçması için,” diye cevap vermişti.
Kuşun altına küçük bir not iliştirilmişti. El yazısı Can’ınkiydi. Sadece iki kelime vardı:
“Unutamadım. Unutma.”
Zeynep’in gözleri doldu. Yanaklarından süzülen sıcak yaşlar, tahta kuşun üzerine damladı. O an anladı ki, bu aşk, sadece bir hatıra olarak değil, ikisinin de ruhunda açtığı derin bir yara olarak yaşamaya devam edecekti. Elif’in mutluluğu üzerine kurulu bu sır, asla gün yüzüne çıkmayacaktı. Ama saklı ırmak, kimselere görünmeden, derinden akmaya devam edecekti. İkisi de aynı ırmağın iki yakasında, birbirlerine dokunamadan, sonsuza dek o yasağın gölgesinde yaşayacaklardı. O kuş, artık onların sessiz çığlığı, hiç bitmeyecek olan yasak aşklarının tek tanığıydı.
