aile draması
Gözdeki Gölge
Elif, annesi Ayşe’nin vefatından sonra ilk kez bu kadar uzun süre tek başına kalıyordu. İstanbul’un boğucu yaz sıcağı, pencerelerden sızan motor gürültüsü ve dairenin içindeki o ağır sessizlik, göğsüne oturmuş bir yumruk gibiydi. Annesi hep evin neşesi, sıcaklığı olmuştu. Şimdi ise Elif’in elinde sadece eşyalarla dolu bir daire ve boşluk hissi vardı.
Dört duvar arasında kaybolan anılar, tozlu mobilyaların ardına saklanmış hayatlar… Elif, bu daireyi toplarken sadece eşyalara değil, annesinin hayatının katmanlarına da dokunuyordu. Kitaplıktaki eski romanlar, şifonyer çekmecesindeki kurutulmuş çiçekler, mutfaktaki tarif defterleri… Her biri annesinden bir parça taşıyordu. Ama içlerinden biri, diğerlerinden farklıydı. Yatak odasındaki ahşap komodinin en alt çekmecesinde, unutulmuş bir köşede, üzeri hafifçe tozlanmış, eski bir sigara kutusu buldu. Metal, paslanmaya yüz tutmuş, çocukluğundan beri hiç görmediği bir kutu. Merakla açtı.
İçinde yıpranmış mektuplar, kurumuş menekşe yaprakları ve küçük, kararmış bir anahtar vardı. Mektuplar eski Türkçe el yazısıyla yazılmıştı, okunması zordu. Ama içlerinden biri, zarfı sararmış, mührü kopmuş bir tapu senedi gibi görünen bir kağıt parçasını çevrelemişti. Kağıdın üzerindeki tarih, Elif’in doğumundan yirmi yıl öncesine aitti. Ve yazan isim… Ayşe değil, “Fatma Kaya” yazıyordu. Annesinin kızlık soyadıydı bu. Tapu senedinin içeriği ise daha da şaşırtıcıydı: “Üsküdar, Çamlıca mevkiinde 3 dönüm arazi.” Elif’in annesi, ömrü boyunca bu mütevazı daireden başka bir mülke sahip olmamıştı ki. Bu tapu, neyin nesiydi? Bir miras mıydı? Yoksa annesinin gençlik hayallerinden kalma bir hatıra mı?
Kafası karışan Elif, en iyi arkadaşı Can’ı aradı. Can, çocukluklarından beri Elif’in hayatının bir parçasıydı. Aileleri komşuydu, anneleri dosttu. Can, babasından kalan emlak ve inşaat şirketi sayesinde şehrin en gözde müteahhitlerinden biri olmuştu. Onun bu konularda bilgisine güveniyordu.
“Can, acilen konuşmamız gerek,” dedi Elif, sesi titriyordu.
Can, her zamanki neşesiyle karşılık verdi: “Ne o Elifciğim, yine mi annenin eski eşyalarıyla başın dertte? Bir şeyler mi çıktı, ben sana yardım ederim toplamaya.”
“Daha fazlası çıktı,” diye fısıldadı Elif. “Bir tapu senedi… Çamlıca’da büyük bir arsa. Annemin adına, ama çok eski bir tarihle.”
Can’ın sesi aniden ciddileşti. “Çamlıca mı? O tarihlerde… İlginç. Yarın geliyorum, detaylıca bakalım.”
Ertesi gün, Can geldiğinde elinde kahve ve simit vardı, her zamanki gibi düşünceliydi. Ama Elif’in gözünden kaçmayan bir gerginlik vardı üzerinde. Elif tapu senedini Can’a uzattı. Can, belgenin her bir köşesini dikkatle inceledi, yüzündeki ifadenin gerginliği arttı.
“Bu… bu çok eski bir belge Elif,” dedi Can, sesi tok ama hafifçe titrek çıkıyordu. “Ve Çamlıca’nın o mevkiisi… Şimdi en değerli yerlerinden biri. Buralar sonradan değerlendi. Bu arsa kime ait olursa olsun, şu an milyonlar eder.”
Elif, annesinin hayatı boyunca maddi sıkıntı çekmiş olmasına rağmen neden böyle bir mirasın peşine düşmediğini anlamıyordu. “Annemin adı yazıyor burada, Fatma Kaya. Neden hiç bahsetmedi? Bu para neden bizim hayatımızda bir yer bulmadı?”
Can, omuz silkti. “Belki de bir yanlışlık vardır. Ya da annenin gençlik heveslerinden biriydi, sonra sattı ya da devretti ama belgesi kalmış elinde. Buralar 70’li yıllarda o kadar değerli değildi, Elif. Belki o zaman için iyi bir fiyata satmıştır da size söylememiştir.”
Elif bu açıklamaya ikna olmamıştı. Annesi para konularında hep açık sözlüydü. Böyle bir şeyi neden saklasın? Can, Elif’in kuşkusunu fark etmiş gibi hemen ekledi: “Gel, bunu avukatımıza gösterelim. O daha iyi bilir detayları.”
Birkaç gün sonra, Can’ın avukatı belgenin doğruluğunu teyit etti. Tapu gerçekten de Elif’in annesine aitti, ancak 1978 yılında, yani Elif’in doğumundan on yıl önce, Ayşe Kaya tarafından “rızai taksim” yoluyla devredilmişti. Devredilen kişi ise şok ediciydi: “İsmail Kutlu.”
Elif’in boğazı düğümlendi. İsmail Kutlu, Can’ın babasıydı.
Can, avukatın sözleri üzerine bembeyaz kesildi. “İsmail Kutlu mu? Babam mı?” Avukata bakışları sanki açıklama bekler gibiydi, ama aynı zamanda bir şeyleri gizlemeye çalışıyor gibiydi.
Elif donmuştu. En yakın arkadaşının babası… Annesinin en yakın dostu… Yıllarca aynı mahallede yaşadıkları, bayramlarda sofralarını paylaştıkları insanlar. Bu nasıl olabilirdi?
“Can,” dedi Elif, sesi buz gibiydi. “Babanın annemin arazisini devraldığını mı söylüyorsun? Ve annem bana bundan hiç bahsetmedi? Senin de mi haberin yoktu?”
Can, ellerini cebine soktu, gözlerini kaçırdı. “Elif, babam işadamıydı. Birçok arazi alıp satardı. Belki o dönemde annenden de uygun bir fiyata almıştır… Hatta belki annene yardım etmiştir, kim bilir. O zamanlar bu yerler bataklıktı neredeyse, değerini kimse bilemezdi.”
Elif’in içini tarifsiz bir öfke kapladı. “Annem hiçbir zaman bataklıkta yaşamayı sevmezdi Can. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum. Bu işin peşini bırakmayacağım.”
Elif, bu konuyu derinlemesine araştırmaya karar verdi. Can’ın tavsiyesine rağmen, avukatı değiştirdi ve kendi araştırmasını yapmaya başladı. Annesinin eski komşularını, gençlik arkadaşlarını buldu. Birkaç kapı çalma, birkaç telefon görüşmesi derken, her parçanın yerine oturduğu acı verici bir tablo oluşmaya başladı.
Annesinin gençlik döneminde babası vefat etmiş, annesi ve kardeşleriyle ortada kalmıştı. O dönemde miras kalan bu arazi, ailenin tek varlığıydı. Ama annesi genç ve deneyimsizdi. Can’ın babası İsmail Kutlu, o dönemde annesine “yardım elini uzatan” kişi olmuştu. Araziyi şehir planlaması kapsamına aldıracağını, kısa sürede kat kat değerli hale getireceğini söyleyerek annesinin güvenini kazanmıştı. Ona bir miktar “kapora” vermiş, karşılığında vekaletname almıştı. Ancak bu vekaletname, annesinin okuryazarlığının zayıflığından faydalanılarak, arazinin tamamen devrine yönelik düzenlenmişti. Ve sonra, vaat edilen projenin hiç gerçekleşmediği, arazinin değerlenmesi beklenirken, İsmail Kutlu’nun onu “çok uygun bir fiyata” başkasına sattığı söylenmişti. Ayşe, kandırıldığını anladığında çok geçti. Hukuki olarak elinden gelen bir şey kalmamıştı, zira belgelere göre araziyi kendi rızasıyla devretmişti. Utancından ve hayal kırıklığından kimseye bahsetmemiş, bu konuyu kendi içinde yaşamıştı.
Elif, annesinin gençlik arkadaşı Fatma Teyze’den bu hikâyeyi dinlediğinde, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Annen çok utandı yavrum,” dedi Fatma Teyze, titrek bir sesle. “Koca mahallede herkes İsmail Ağa’nın namuslu, dürüst bir adam olduğunu bilirdi. Annen de güvendi. Ama o İsmail Ağa, annenin elindeki tek varlığı aldı gitti. Sonra o araziyi kim bilir kaça sattı, zengin oldu. Annen ölene kadar içinde taşıdı bu acıyı, kimseye de anlatamadı.”
Fatma Teyze, o dönemde bir de şahitleri olduğunu, bir diğer komşu olan Ahmet Amca’nın da Ayşe’nin zor durumda kaldığını ve İsmail Kutlu’nun “yardım” adı altında nasıl sömürdüğünü bildiğini söyledi. Ahmet Amca, İsmail Kutlu’nun o dönemde “işleri” için genç bir delikanlıya güvendiğini, evrak işlerini ona hallettirdiğini de ekledi. Bu delikanlı, Can’dan birkaç yaş büyüktü, ama hep Can’ın gölgesinde kalmıştı. İsmi Serkan’dı.
Elif, beyninde şimşeklerin çaktığını hissetti. O ‘genç delikanlı’ kim olabilirdi ki? Ailesi tarafından hep İsmail Kutlu’nun yanında görünen, her işine koşan… Serkan, Can’ın abisiydi! Can’ın abisi, şehir dışında yaşayan ve pek görüşmedikleri Serkan.
Elif, bu gerçeği öğrenince Can’ı aradı. “Can, bu işin içinde senin abin Serkan da var, değil mi? Senin baban annemi kandırdı, abin de ona yardım etti! Ve sen… sen bunca yıl bu sırrı bile bile benimle arkadaşlık ettin?”
Telefonun diğer ucundan uzun bir sessizlik geldi. Can’ın sesi, bu kez tamamen değişmişti. Yorgun, bitkin ve suçluluk doluydu. “Elif… dinle. Sana her şeyi açıklayacağım. Ama yüz yüze konuşmalıyız.”
Ertesi gün, Elif, Can’ın ofisine gitti. Can’ın yüzü solgundu, gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu. Her zamanki karizmatik işadamı imajından eser yoktu.
“Elif, biliyorsun babamın çok katı kuralları vardı. Aile şerefi, işin devamlılığı… Ben küçük yaştan itibaren şirkette yetiştirildim. Babamın yaptığı bazı şeyler… Bazı ‘iş anlaşmaları’ aile içinde bile konuşulmazdı. Annenden aldığı o arazi de bunlardan biriydi.”
Can, gözlerini kaçırarak devam etti. “Biliyorum, babamın yaptığı yanlıştı. Annen çok saf bir insandı, babam onun iyi niyetini kullandı. O arsanın devir işlemlerini Serkan Ağabey yaptı. Hatta evrakların arasına annenin rızası olmayan belgeleri sıkıştıran da Serkan Ağabey’in fikriydi, babam da onayladı. Ben o zaman çok küçüktüm, her şeyi anlamıyordum. Ama yıllar geçtikçe, özellikle de sen bize bu arsayı sorduğunda, bazı şeyleri birleştirmeye başladım.”
Elif’in içindeki öfke, yerini tarifsiz bir hayal kırıklığına bırakmıştı. “Yani sen, annemin tüm o acısını, kaybını biliyordun ve bana hiçbir şey söylemedin mi? Bütün bu yıllar boyunca, benim en iyi arkadaşım olarak, annemin yasını tutarken, o sırrı kalbinde taşıyordun?”
Can’ın sesi titredi. “Korktum Elif. Babam… Babam çok sert bir adamdı. Konuşursam beni şirketten atacağını, aileden dışlayacağını söylerdi. Serkan Ağabey de öyle. Bu sırrı ikimizden başka kimsenin bilmediğini sanıyordum. Ve sonra… Sonra sen geldin. Araştırmaya başladın. Her geçen gün daha da sıkıştım. Sana ne söyleyeceğimi bilemedim. Babamın mirasını lekeleyemezdim, ailemin adını… Ama seni de karşımda görmeye dayanamadım.”
“Bu korku mu Can?” diye fısıldadı Elif, gözleri dolmuştu. “Bu korku, anneme yapılan haksızlığa göz yummana neden oldu mu? Benimle olan onca yıl süren dostluğumuza mı?”
Can başını iki yana salladı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Hayır Elif. Ben… Ben çok pişmanım. Sana bunu açıklayamam. Özür dilemek yetmez biliyorum. Ama ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. O arsa için… Size düşen pay neyse, ben onu size ödemek istiyorum. Hatta fazlasını.”
Elif’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Para mı Can? Sen gerçekten bu meselenin parayla çözüleceğini mi düşünüyorsun? Benim annem ömrü boyunca o arsanın hayalini kurdu, o hayalin çalındığını bilerek yaşadı. Ve ben… Ben hayatım boyunca sana güvendim. Seni kardeşim bildim. Ve sen bu sırrı benden sakladın. Annemin o arsa yüzünden neler çektiğini bile bile sustun.”
Elif, Can’ın masasına doğru yürüdü, yüzüne bakmadan konuştu. “Benim annem, parasızlıktan değil, umutsuzluktan öldü Can. O arazi, ona sadece bir toprak parçası değil, bir gelecek, bir umut vaat etmişti. Ve baban, senin abin, sen, o umudu çaldınız.”
Elif, arkasını döndü. “Ben senden para istemiyorum Can. Annem için adalet arıyordum, ama adalet benim için artık farklı bir anlama geliyor. Gerçekleri öğrenmek, bu karanlık sırrın gün yüzüne çıkması… Bu benim için yeterli. Ama sen… Sen benim gözümdeki gölge oldun. Seni affedemem. Aramızdaki dostluk bitti.”
Can, Elif’in gidişini izlerken odada tek başına kaldı. Omuzları çökmüş, gözleri yaşlarla doluydu. Elif ise ofisten çıktıktan sonra İstanbul’un kalabalık sokaklarında yürüdü. İçinde bir boşluk vardı ama aynı zamanda garip bir hafiflik hissediyordu. Annesinin sırrı çözülmüş, gerçekler ortaya çıkmıştı. Can’ı kaybetmek canını yakıyordu, ama en azından artık gözlerindeki gölge gitmişti.
Birkaç hafta sonra, Elif annesinden kalan daireyi düzenlemeyi bitirdi. Annesinin sigara kutusunu tekrar eline aldı. İçindeki o yıpranmış tapu senedini değil, kurumuş menekşe yapraklarını ve anahtarı çıkardı. Anahtar, annesinin hiç açılmamış gizli bir çekmecesini açıyordu, biliyordu. Şimdi, bu yeni hayatında, o çekmecede ne olursa olsun, annesinin anılarıyla yeni bir başlangıç yapmaya hazırdı. Artık geçmişin gölgesinde değil, kendi ışığında yürüyecekti. İhanetin acısı geçse de, yarattığı boşluk, Elif’e kendi yolunu çizmesi için güç verecekti. O arsa artık bir hırs sembolü değil, annesinin direncinin ve kendi azminin bir işaretiydi. Elif, mimar olarak, artık hayallerinin peşinden koşacak, başkalarının umutlarını çalanlardan farklı olarak, geleceğe umut katacak projeler yaratacaktı.
